20 Aralık 2010 Pazartesi

"Av Mevsimi" Üzerine



Biliyorum. Bu dönem film üzerine pek yerde yazılıp çizilen birçok yazı peyda oldu. Bunun üzerine, daha doğrusu birçok defa ele alınmış ya da herkesin ele aldığı bir konu üzerine yazmak, yazan için bir dezavantaj olabilir. Okuyucu konuya aşinadır, pek yönünü gördüğünü düşünmüş olabilir, benzer şeyleri okumaktan sıkıldığını hissedebilir. Ama yine de uzun zamanlar sonra bile hatırlamak adına ciddi başarılı bulduğum bu yapımı es geçemezdim. O yüzden saydığım bu kaygıları hissetmiyorum, özgür bir yazıya başlıyorum..

Atlas Sineması'nın sağlı sollu localarının olduğu devasa salonunda en üstte izleme şansı, bu filmle birleşince seyrine doyulmaz bir keyif ortaya çıkmıştı.

Yer yer yüzü güldüren, maceraya davet eden, merak uyandıran, hüzünlendiren, çok sağlam oyuncu kadrosu olan, konusu havada kalmayan, çekim tarzı ve müziklerindeki doyum ile başarılı bir filmdi. Kesinlikle kaçırmayın derim.

Şu meşhur sahneye gelmek istiyorum. Yukarıda izlediğiniz o salaş meyhane (aslında kahvehane ortamıydı) tadındaki, birbirini tanıyan, seven, ortak paydada buluşabilmiş insanların doğaçlama bir şekilde bir "haydee" nidası hatta davetiyle başlayan
ayinleri... "Ey hayat hep böyle ol la..!" demiştim bu sahneye yorumumda. Keşke... Bu sahneyi internetten izlediğimde de etkilenmiştim ama beyaz perde, kimsenin çıt çıkarmadığı, tebessümle izlediği bu sahneleri yine tanımadığımız yüzlerce insanla paylaşmak iyiydi. Bir an bu sözlerimden sonra sinemaya gitmenin güzelliğinin altını çizmiş gibi hissettim ama asıl niyetim filmin daha doğrusu bu sahnenin bende yarattığı etkiyi belirtmekti.

Hayatımızı bir yoluna koyabilsek... Çevremde tanıdığım/izlediğim o kadar çok insan var ki bunu isteyen. Kastım düzenli monoton bir iş değil, belli refah yeterli.. Bir de zaman yarattınız mı hem sevdiklerinize hem kendinize, o zaman sizden iyisi yoktur. O zaman tokuşturulan o kadehlerden biri sizin elinizde olur, çevrenizde de görmeyi istediğiniz insanlarınız, onların sohbetleri, özlemleri, neşeleri... Bu sahnelerde bunu hissetmek kolaydı, bu gördüğünüzün özlemi - isteği.. Bir önceki yazımda yöneltilen 17. soruya cevabım şöyleydi:

"
17. Mutluluk rüyanız?: Phenomenon'da George Malley'e
(John Travolta) yapılan doğum günü sürprizi.. Ama o sürpriz!.." . Bu sahnede de ordaki şey vardı. Sizin için biraraya gelen, sizin tanıyıp sevdiğiniz, ortak değerler paylaştığınız insanların sizin için biraraya gelip yanınızda olması, güzel ve kaliteli saatler geçirmeniz paha biçilmez olurdu.. Bunu hayattan isteyeli ne kadar zaman oldu hatırlamıyorum bile..

Son olarak; Şener Şen'i gençliğinden bu yana tüm kariyeri boyunca Türk Sinema Tarihi'nin en büyük üstadı olarak gören ben için, onu tekrar izleyebilmek büyük bir şanstı. Yavuz Turgul'la sınırlı kalmayıp daha fazla "üretmesi" dileğimle.. Özlemişiz.

27 Kasım 2010 Cumartesi

yıllar sonra bir "mim"..


aha da yıllar sonra ikinci mim, bu sefer sucukluarmut'tan!.. hep istemiş ve beğenmişimdir bu tür anketimsi soru öbeklerini kısa film tadında tanışmalar gibi.. bir hışımla girişiyorum cevaplara bakalım neler çıkacak bu klavyeden :f

1.En sevdiğiniz kelime: soldansay!
2.Nefret ettiğiniz kelime: bakarız..
3.Ne sizi heyecanlandırır: her dem yeni ilgi belirtileri, sürpriz ve değer vermenin her somut hali..
4.Heyecanınızı ne öldürür: beklediğin heyecan verici söz ya da davranış biçiminin sen söyledikten sonra yapılması, öegh..
5.En sevdiğiniz ses: kederiyle neşesiyle klarnet..
6.Nefret ettiğiniz ses: sümkürük..
7.Hangi mesleği yapmak istemezsiniz: mutemetlik..
8.Hangi doğal yeteneğe sahip olmak isterdiniz: silik sahnelerle geleceği görebilmek, net göremeyip merakla tahminler üretmek..
9.Kendiniz olmasaydınız kim olmak isterdiniz: üretken bir müzisyen; ciddi hayran kitlesi olan.. şimdiki soldansay'ın müzisyen halini düşün işte!.. :F
10.Nerede yaşamak isterdiniz: İzmiR!
11.En önemli kusurunuz: doğrucu mülayim olmak, düz bir adam olmak.. esne kardeşim!!..
12.Size en fazla keyif veren kötü huyunuz: bir dönem yaşamak için yemek değil yemek için yaşamak!.. (daha kötüsünü görmedi bu bünye!)
13.Kahramanınız kim: Taz!..
14.En çok kullandığınız kötü kelime: 'vay babanın avradını..'
15.Şuanki ruh haliniz: "olm biz tanrılar daha güzel şeylere layığız ölümlülere nazaran!!.."
16.Hayat felsefenizi hangi slogan özetler: kötü tecrübe yoktur!!..
17.Mutluluk rüyanız: Phenomenon'da
George Malley'e (John Travoylta) yapılan doğum günü sürprizi.. Ama o sürpriz!..
18.Sizce mutsuzluğun tanımı: yetmeyen, sanki hiç olmamış gibi hissettiren yarım yamalak bir uykudan uyanış!..
19.Nasıl ölmek isterdiniz: uykumda öleyim; tercihen öğlene doğru..
20.Öldüğün zaman cennete giderseniz Allah'ın size ne söylemesini isterdiniz: hoşgeldin soldansayım!..

o mim ki paslanır şaha kalkar nice diğer bloglarda!.. Quo Vadis?, Skullcan ve Burcyni!! Bloglarında gün aşırı yeni yazılarını görmek istediğimiz bu bloggerlar bayadır tatilde uyanınn!!!.. :f

(background music: Rape Me - Nirvana)

22 Kasım 2010 Pazartesi

Ladies and Centilmens: Sezer Coşkun!

(nam-ı diğer Sucuklu Armut!)

soldansay, bu adamı huzurlarınıza çıkarmaktan onur duyar!

Aslında bugünün yazısı bayram tatilindeki meskenim 'Olympos' olacaktı ama onun burada olma hakkı artık vuku bulmalıydı..

Üniversite son yılına yaklaşırken böyle enteresan
gözlükleriyle, sağa sola saçtığı akıl dolu esprileriyle, "qolpa" diye seslenenlere dönüp bakmaya alışmış, üniversite yıllarındaki belki gerçekten kolpalıkları olan ama iş hayatına atıldığından beri ayakları garip bir şekilde yere basan, askerliğini Diyarbakır'da yapmış olup
yöresel giysi olan puşinin envai çeşidine sahip olan ve belki de şu an aklıma gelmeyen daha bir çok özelliğiyle hayatıma giren bir dost kişiden bahsediyoruz..

İlk zamanlar "hallederiz kadir" modundaki bu insan tipi, daha sonraları -dediğim üzere- ayaklarını yere bastı ve artık "Her Eve Lazım" diyebileceğiniz bir adam oldu.. Zor zamanda ilk aradığınız adam; aramakla kalmayıp karşılık bulduğunuz, karşılıksız özverilerde bulunan bir adam..

Birlikte geçirdiğiniz verimli sohbetleri, zevkli söyleşileri ve alkollü zamanlarınız bir yana, iyi bir PES ve tavla oyuncusudur. Soldansay'la bu alandaki rekabeti izlemeye değerdir. Blog serüvenine benden sadece 1.5 yıl sonra başlamasına rağmen ciddi yol katetmiş, bu alanda zaman harcamış ve birikim kazanmıştır.

'İyi' olarak adlandırabileceğiniz birçok şeyin tek şemsiye altında buluşmuş halidir sucuklu armut!..

...diyerek bu kısa tanıtım filminin ardından bir virgül (,) koyuyor ve hepinize iyi bir hafta diliyorum!


(background music: A Tout Le Monde - Megadeath)

29 Ekim 2010 Cuma

1 Gün 35 Saat Olsun!

Günde 13 saat çalışınca insan zaman kavramını yitiriyor, anlamsızlaşıyor.. Kalan birkaç saatte eve gitmek değil dışarıda olup bir şeyler yapmak istiyor.. Arkadaşlarla sohbet etmek, alkol tüketmek, bilmediği yerlere gitmek öğrenmek, kendine vakit ayırmak bolcana.. Ve bunları koştura koştura değil sindirerek yavaş yavaş her anın keyfini çıkararak yapabilmek..

Her şeye vaktim, her şeyden haberim olsun istiyorum arkadaş! Zaman yetmiyor yetemiyor! Akşam haberlerini izlemeyi özledim var mı ötesi! Evet farkındayım yazdıkça istekler özlemler yerini kızgınlığa bırakıyor! Hem de ne için? 13-14 saat çalışmaya bin lira maaş için pehhh! O ya da biraz fazlası para değil kendime ve sevdiklerime ayırdığım zaman beni mutlu kılıyor!

Ayrıca İzmir'e taşınmak istiyorum bu da tuzu biberi!

(background music: The Cardigans - My Favorite Game )

25 Eylül 2010 Cumartesi

Soldansay’dan 27. Yılında 27 “İstek Parça”


1- Geleceğe Dönüş 3 Org DVD (serideki tek eksiğim)

2- Eski dostlarla fasıl

3- Superman t-shirt'ü (by sezer-sucukluarmut)

4- Notebook Soğutucu Fan (valide sultandan :F)

5- Sinop Mantısı

6- Sony Ericsson K750i’mi kurtaracak bir yazılım ya da yol (by sequieros – çabalarının üstüne çıkmalı)

7- Play65 Tavlası

8- RTE’nin iktidardan düşürülmesi (TC Halkı)

9- Gheorghe Hagi posteri

10- İzmir’e günübirlik yolculuk (döneceğimi sanmıyorum)

11- Cts&Pzr tatil olan bir İş

12- KV 56-97 arası org DVD

13- GS Türk Telekom Arena Kombine

14- Her çeşit Pena

15- Street Fighter 2 Jetonu (by sezer-sucukluarmut)

16- Baskül

17- Alarm Saatli Radyo

18- Leblebi Tozu (bulana biat ettiririm)

19- Küba Purosu (by Skull – Can Büyükabalı)

20- Bir şişe Vodka (by Barış Çakır)

21- Puzzle’ımı bitirecek bolcana vakit!

22- Diş ağrılarından arınmış bir yeni yıl

23- Etimek Tatlısı (teyzemden)

24- Uzun saçlarım yeniden (kapitalist işveren sisteminden)

25- Kumbara

26- Yanımda sigara içmeyin! (tüm dost kişilere)

27- Huzur

17 Ağustos 2010 Salı

17.08.1999

11 Yıl önce bugün bu kadar sıcak değildi ama "hareketli"ydi.. Eminim şu gün çok kişi kendine ait msn iletilerinde, feys hesabı iletilerinde ya da bizzat bloglarında bu konuya değineceklerdir. Evet önemlidir bugün, unutmadık yitirilen canları.. Ben o zaman 15 yaşında olan soldansay'ın o gecesini anlatmak istiyorum.

O geceden önce ise, birkaç hafta öncesine gidelim.. Sakarya'ya gidiyorduk yaz tatili için topyekün, yolda arabanın aks'ı (tekerleği diyelim) çıktı yolda kaldık ve akabinde eve dönmek zorunda kaldık.. O gece yolculuğu tamamlayıp Sakarya'ya varsak belki de depremde orda olacak ve bugün andıklarımızın arasında biz de olacaktık. nasip..

Deprem gecesi..

Saat 03:02'de başlamış deprem. 'Başlamış' diyorum çünkü başlayışını göremedim. Uykum ağır olduğundan sanırım 40 saniye süren depremin sonlarına yetiştim. Annemin koridordan kardeşimle uyuduğumuz odamıza koşuşunu hatırlıyorum. İlk uyandığım an ne düşündüğümü bilseniz belki gülersiniz; hani genelde Amerikan filmlerinde olur ya bir grup sokak eşkıyası evinize dalmıştır ve talan eder etrafı. Dedim "ulan herhalde eve hırsız girdi sallıyo bizim vitrinleri".. Ama yanılmıştım, bildiğin ayak bastığım toprak beşik gibin sallanıyordu. Herkes birbirini arıyordu, "sağ mısınız? kimsede bir sorun sakatlık var mı?" diye.. Ertesi gün hiç unutmam çok insanın yaptığı gibi bahçeye çadır kurmuştuk (2+1 di kendileri), sıcaktan bunalan (tabi o zaman bugünkü sıcaktan bi'haberdik) pazar tahtalarına uzanmıştı.. Dayım arayıp çadır kurarsanız binanın yıkılma payını hesaplayın kurun deyişi dün gibi zihnimde. Garanticiliğin bu kadarı; insan düşünüyor işte..

Eve girmeye korkuyorduk, sanki dışarda az esen rüzgar bile binanın yıkılmasına yetecekti.. Askerden yeni gelen abim içinse sorun yoktu. Doğu'da 18 aydan sonra, kendi evine gelmişti korkmadan evde uyuyordu ve anlam veremiyorduk buna. Tabi ölüm acısı bile zamanla geçen bir zamanda yaşıyoruz, tüm bu korkular, endişeler geçti. Hayat normale döndü yavaştan.. Olan yitirilenlere oldu. Biz kaldık buralarda.

Olası yeni bir deprem için ise, 'sakın olmasın' değil; 'gerekli önlemler alınsın aklı selim olsun' diyorum.. Depremin keyfi benim 'olmasın' dileğime kalmadı; ama önlemler ve "bilim" mümkünatı yüksek verimlere gebe olabilir.

Dünü unutmayıp, bugünü kaçırmadan yaşayan, yarına önlem alan yükselir - ilerler!



(background music: Oyuncak Dünya - Yavuz Çetin)

21 Temmuz 2010 Çarşamba

Galatasaray!

(bu yazıda hiç yapmadığım bir şeyi yapıyorum ve özgür iradenize bırakmadan öneriyorum: sesi açın olabildiğine!)

Bu sabah uyandığımda hafif yağmurluydu İstanbul, yağmur çiseliyordu.. Nedense içimden gelen tek şey sewdiğimle Galatasaray maçına gitmekti. Evet, evet bunu istedim hem de çok istedim. O kadar ki, kulağımda şu an -yüksek sesle dinlemenizi tavsiye ve ısrar ettiğim- marşla yağan hafif yağmurda koşarak gitmek stada doğru.. Birlikte marşlar söylemek, binlerce yüreğin tek şey için attığını hissetmek, sevinci de, hırsı da, üzüntüyü de paylaşabilmek en üst seviyede.. İşte bu harika bir şey! Ali Sami Yen Stadı yakın zamanda Mecidiyeköy'den yok olacak.. Ama ismi duyulduğunda zihinlerde eşsiz atmosferi, kazanalılan başarılar, kupalar olacak. Türk Futbol Tarihi'nin en önemli maçlarına ev sahipliği yapmış bir mabet olarak kalacak.


Meğer bugün Borussia Park'ta Galatasaray-Fenerbahçe derbisi varmış onu hatırladım. İçime doğdu herhalde alakasız biçimde bu şekilde uyanınca buna yordum artık.

Şimdi muhtemelen bu yazımı okuyan fenerliler, 138-116 maç üstüğünlüğünü hatırlatacaklar; ben de Türkiye Kupası'na en yaklaştıkları senelerden birinde finalde Galatasaray'a 5-1 yenildiklerini hatırlatıcam. Kazandığımız ve kazanamadıkları birçok kupadan bahsedeceğiz hep aynı şeyler. Bu tartışmaların artık bizi bir yere götürmeyeceği açık. Yoksa adamlar koskoca Balkan Kupası'nı kazanmış(!) 1966-1967 sezonunda..

Bugün ne olur bilmem; ama şu var ne Fenerbahçe ne de bir başka Türk futbol takımı tarihiyle, başarılarıyla, taraftarıyla asla Galatasaray'ı geçemeyecek. Bu öznel bir yorum tabi, dogma bir bilgi değil eliştirilebilir de. Ama bu, ileride ve ilerleyerek yıllarca görebileceğimiz bir gerçeklik olarak hep gözümüzün önünde olacak!


Bugüne ve geleceğe dönersek.. Yeni stadımız Türk Telekom Arena, yeni büyük zaferlerin kazanılacağı, yağan yağmurda gerekli görüldüğünde üstü kapanarak 'arkadaşın evinde izlenen maç keyfinin yaşattığı harika duygunun' birkaç bin katını yaşatacak, konforu ve teknolojisiyle imrenilecek bir yeni yuva olacak!

Şu sıralar 2010-2011 TSL fikstürü çekiliyor. Bu sene lig de, her şey de çok farklı olacak; muhtemelen içerde hiçbir maçı kaçırmayacağımı da hatırlatarak bu sabırsızlık eşliğinde hepinize iyi bir hafta diliyorum!..



(background music: Nevizade Geceleri (Rock Version) - ultrAslan)

7 Temmuz 2010 Çarşamba

Hoşgeldin İrem Bebek! :)

Bu sabah gözlerimi annemin tatlı haberi verişiyle açtım.. Yeni güne aile nüfusumuz artarak mutlu mesut uyanmış, merakla o küçük bedene kavuşacağımız günü düşünerek uyanmış olduk. Muhtemelen şu an her bebek gibi çirkin ama bir zaman sonra dünyalar güzeli olacak tatlı bir şey karşılayacak bizi evinde. Amca'dan sonra dayı da olmanın yaşattığı güzel hislerin yanında babacan ruhum biraz daha mı gelişiyor ve iştahlanıyor ne. Bilmiyorum, şu an güzel yeğenimin minik yüzünü görme isteği çok şeyden ağır basıyor; hoşgeldin İrem bebek! (=




(background music: Aşkkollik - Kenan Doğulu)

2 Temmuz 2010 Cuma

Ve sonunda bu da oldu!


Ve sonunda bu da oldu! :D Türkiye'nin Dünya Kupası'na katılamayışının etkisi ben de önce umursamazlık olsa da yeni yeni canımı sıkıyor sanırım. Dün akşam kutsal davamız (!) KPSS çalışmasına ara vermiş öylece dururken aklıma kupa bize gelmiyorsa biz ona gideriz mantığıyla (ya da mantıksızlığıyla) açtım PES 2010'u orijinal grupları oluşturup bir tek oyunda bulunmayan Cezayir'i çıkarıp Türkiye'mi araya sıkıştırıp oynamaya başladım. Allah'ım yaaa... diye hayıflansam da bi ara, gerçeğini takımım olmadığı için takip etmediğim turnuva genelde fena olmadı. Sanırım.


Vuvuzela'nın bu kupaya vurduğu damgayı kimse gözardı edemez. Evet kötü bir 'gürültü' ama nihayetinde ne demişler: kötü reklam yoktur! Vuvuzela olsun tam olsun dedim ama sonra sesine dayanamadım adsahsdf.







Kısaca özetlemek gerekirse Türkiye; ABD, İngiletere ve Slovenya'nın olduğu gruptan lider ayrılarak yanına ABD'yi aldı ve yoluna devam etti.

Bundan sonra olaylar şu şekilde gelişti;


Euro 2008'de kendisini kupa dışına iten Almanya’yla bu kez 2010 Dünya Kupası’nda karşı karşıya gelen Türkiye'de, 0-0 bitip uzatmalara gidecek denen mücadelede 90+2’de Nihat sahneye çıktı ve panzerleri yıkan isim oldu.


Bunları yazarken bile "Allah'ım yaa" nidalarını haykırıyorum içimden. Belki de ileride torun tombalağıma "Bakın bir dönem milli takım ne hale düşürdü bizi" diye göstermek için interneti değil kendi yazılarımı kullanmak isteyişimden bunu yapıyorum bilmiyorum. Mizansen olarak bakarsam keyif alıyorum ama özünde sinir bir durum evet.


Sonra ne mi oldu?


Fransa'yla Çeyrek Final elbette..


Elinizdeki takım Türkiye olunca gol yollarında yetersiz olduğunuzu hissediyorsunuz. Bu yüzden daha çok orta alanda geçen mücadelelerin sonunda maçın son dakikalarında galibiyet gelebiliyor. Yine son bölümde Nihat kendini gösterdi ve 89. dakikada takımını 1-0 öne geçiren golü attı. Golden sonra Semih oyuna girdi ve (oyunda dahi "Süper Yedek" olarak etiketlenmesinin haklılığını bir kez daha ortaya koyarak) 90+2'de takımını rahatlatan golü attı: 2-0.


Sıra Brezilya'da..


Bu akşam 21:45'te yarı finalde Türkiye-Brezilya ve İtalya-Avustralya mücadelelerini izleyeceğiz.


"8 Yıldır Katılamadığımız Dünya Kupası Özel" programında görüşmek üzere..




(background music: K'naan - Wavin' Flag - World Cup 2010 Song)

6 Haziran 2010 Pazar

Coming Soon!


Ve 1 yıllık hasretin ardından yenilenen mekanında yine ve yeniden soldansaymaya devam!... Siz müziğin sesini biraz açın, özlediğiniz Mario'yu oynayın ben de geliyorum!..



(background music: I Don't Wanna Stop - Ozzy Osbourne)