29 Aralık 2008 Pazartesi

Alexander The Great




















Sanırım 986798768758787. kez izledim bu haftasonu bu filmi :)) Sevdiğim insanlara bir film izletmem gerekiyordu, çok iyi bir seçenekti Alexander... Başucu kitabı olur ya insanın, bu da başucu filmim yıllardır çok sevdiğim. Hayatı , başlangıcından 33 yıl sonra sona erdi.. Kazanma hırsı ve dünyanın sonuna olan merakı, durmayı becerememesi sonunu getirecekti.. Daha makul biri olduğunda daha fazla yaşayabilir ve dünyanın tamamına yakınına hükmedebirdi. Ama o zaman bugün konuştuğumuz Büyük İskender olmayabilirdi.. Küçükken hikayelerini dinleyerek büyüdüğü yine büyük ama bencil bir komutan Akhilleus'un diğerlerine korku salan olaylar karşısında cesaretiyle belanın üstüne giderken dediği gibi: ".. bu yüzden sizi kimse hatırlamayacak." Bir yandan bu yönüne hayran olurken, diğer yandan daha çok şey yapabilme arzusu ve stratejik düşünceyi askeri yapının ötesinde bireysel olarak inşa etmek kendi içinde, daha anlaşılabilir geliyor. Bu film sonrasında düşündüğüm her seferinde şu olmuştur: "Mantıklı ol imkansızı iste; ama duracağın yeri bil ve sen belirle!". İşte bunu başardığınız an, nirvanaya (Doğu dinlerinde, mistizminde ve Hint Teozofi'sinde manevi kurtuluş'u belirtir) ulaştığınız an olacaktır. Basit bir öğretiden çok, uygulamaya konulduğunda sağlam kararlar almanızı sağlayan yol gösterici bir anlam, sınırı ve yolu sizin çizmeniz...
İyi haftalar hepinize! :))

18 Aralık 2008 Perşembe

manifesto 7

Kısa bir yazı olacak..
Her gün yeni bir şey görüp yeni bir şey öğreniyor insan, gelişmenin yeni "gerçekleri" görmenin sonu yok. :) Keşke dediği pek çok şeye iyi ki diyebilmenin mutluluğu içinde soldansay! "Kaybettiklerim kurtulduklarımmış meğer" diyenlerden olmadı ama yine de "doğru" olarak kabul ettiği ve öngördüğü bir konuda haklı çıkmanın, göğüs gerilen şeylerin meyvesini şimdilerde toplamasının ve köprüden önce son çıkışta yoldan çıkmanın doğru olduğunu gördü. Tabi insanlar ve hepimiz hayatımıza kaldığımız yerden, her gün yeni açılımlar ve mululuklarla devam ediyoruz bu tarifi mümkün olmayan harikulade bir şey. Soldansay, bundan aylar evvel bir şey söyledi. Bir şeyin kronikleşmesinden ve tekrarlanacağından söz etti, bugünkü mutluluğu vazgeçmelerinin boşa olmadığını görmesindendi.
Bugünkü dünya mı yalan, yoksa dünkü dünya mı? Saygıyla andığı ama saygı görmediği bir dünle karşı karşıyaydı. Sorun değildi. İlk değildi. Bir duygu düşünün ki, hem çok mutluluk, hem biraz burukluk, hem de bugüne ve yarına umut barındıran içerisinde. Soyut bir olguya bu kadar çok sıfatı yüklemek -belki de daha fazlasını- aslında anlaşılabilir bir şey. Yaşamak lazım. Ve hep derim: Kötü Tecrübe Yoktur. Bu olaylara bakış açısıyla ilgili bir şey, bardağın dolu tarafı.. Olacaktı, kısa sürede olacaktı, oldu. Çok iyi oldu çok!

3 Aralık 2008 Çarşamba

manifesto 2

Kalemime ya da klavyeme sağlık dediğim çok yazımı özlüyorum. Zaman bulamıyorum malesef şimdilerde yazmaya. Aktif günlük yaşam ve vizelerle kilitlenmiş durumda soldansay:) 8 hafta gitmediğim İstanbul'u ve dostlarımı özledim, ailemi söylemiyorum bile. Sanırım baya bir talan edeceğim bu sefer; eve gitmediğimden annemin sözlerini duyar gibiyim: "dostlarını da al git burdan!". Ev yemeğini özledim, burda yaptığımız ziyafetlerin en kralı annemin yaptığı tek bir mantı tanesi olamaz sanırım. Taksim meydanını, Beşiktaş'ı - Dolmabahçe yolunu özledim; kaybettiğim en yakın dostumun eski halini özledim, ama hüzünle değil yüzümü gülümseten piç bir sırıtışla özledim. Günü yaşamak, yeni yeni insanların oluşturduğu yoğunluğu hissetmek güzel. Qubie'nin saçları gitmeyeydi, iki numaralı adam bana uzun saç demek zorunda kaldı garibim :F Sistemin ve karşı tarafların yarattığı çok şey geçiciydi; sanırım askerlikle ilgili düşüncelerimi şimdilik yazmayacağım o da ayrı olay.

2004'ten bir resimle iyi haftalar diliyorum hepinize.

2 Kasım 2008 Pazar

Ladies and Centilmens: Taner ATAR!

Taner atar mı attırır mı "golü" bilmem ama yıllar önceydi... KYK'ya bağlı kıytırık devlet yurdunun en üst katında bir odada elinde akustik gitarı döktürüyordu birşeyler... Muhabbet sürdü falan, gidip akorların olduğu dosyamı almıştım odamdan; sonra bi iki çaldık baktım sağlam çalıyor eleman.. Sonradan öğrenecektim ki bu zat, bağlama da çalıyormuş; meziyeti biraz da ordanmış..

Şu resme bak: sakalsız, tüysüz elemanlar.. İnsan denen şey, 4 yılda bu kadar mı değişir! :W Her zaman kendini geliştirmeye açık ve meğilli biriydi (biliyorum ölmüş gibi konuşuyorum ama hala Aksaray (il) sınırları içinde ikamet ediyor bu pek sağlam dost insan!). Neden bilmem okul zamanında şu anki kadar sık irtibatta olmadığımızı.. Sanırım özlemden oluyor bu; kardeşime bunu sorduğumda "En azından birbirimizi kaybetmedik la" diyordu ve haklıydı.. Tıpkı Qubie gibi.




15 Haziran 2007.. Taner'e ALASKA yolları göründü.. Orada sanırım dört ay kalmıştı, belki de üç buçuk ay.. KİMSE KAÇ BİN DOLAR KAZANDIĞINI TAM OLARAK BİLMİYOR!
(bkz: Abromoviç benzetmesi).


Not: WAT 2009'da soldansay da orada olacak! Ve bu yolda rehber, bu zat olacak..


Özellikle Aksaray'a döndükten sonra şivesi iyice değişen ve bazen ne dediğini anlamakta zorlandığım (şaka lan aidşasldflkaslfdskşlj), "naban, yiyemenk, vb." söylemleriyle yaran / yardıran bu sol kişilik, soldansay için çok çok önemlidir! İyi ki vardır, iyi ki tanımışımdır!


Taner! Seni unutaman! :F

28 Ekim 2008 Salı

eve dönüş

Uzun bir aradan sonra burada olmak güzel; çok güzel.. "Ev"e biraz boya badana yaptım, sanırım iyi oldu. Yalnız gelir gelmez Blogger ve Blogspot'un kapandığını (daha doğrusu kapatıldığını) gördüğümde "yuh la dedim".. Bu tepkinin nedeni, tedbir olayını hala idrak edememiş olmamızdı.. Önce kesin yine iktidar karşıtı söylemlerin sonunda "fevri ve eleştiri kaldıramayan iktidar"ın parmağı vardır dedim ama digiturk'ten gelmiş talep.. Aslında bu olay Türkiye'deki uygulama eksikliklerinin ve hatalarının "deniz feneri" gibiydi. Çünkü her seferinde olduğu gibi görüldü ki, yasaklar yerine tedbirler alınmalıydı; görüldü ki, her şeye rağmen o sitelere giriş tekrar yapılacaktı, görüldü ki, bu kapatmalara neden olayları yapanların yanında özgür düşünceyi yayma amacındaki diğer blogger'ların da bileti kesildi(!) ve kurunun yanında yaş, bir kez daha yandı.


Biz ülkece bir şeyleri yanlış yapıyoruz.. Hukukun üstünlüğünü tartışanlar, yeri geldiğinde "kendi hakkını da muhafaza ettiğini gördüğü" hukuka sarılıyorlar. Sarılsınlar. Öyle de olmalı, sarılsınlar ama bırakmasınlar. Demokrasi çığırtkanlığı yapanların kendileriyle çeliştiği sadece "bir" nokta bu. Dahasına sanırım bu sayfa yetmeyecektir. Ama artık çok konuşacağız!




Şu Global Mali Kriz.. 1929 Büyük Buhran'a benzetiyorlar. Hatta daha ileri giderek "kriz değil afet" diyorlar. Haklılar. 1929'da WallStreet'te ne olduğunu hatırlayalım: her şey bir panikle başlamıştı. Hisse senelerinin birden değer kaybetmesi ve bu 'kağıtların' elden çıkarılması ile Kara Perşembe gelmişti. Şimdi de bir domino etkisi var. Bu kriz çığırtkanlığı değil ama "hamdolsun bu kriz bizi etkilemez, teğet geçer" demekten iyidir. Tevekkül'ü iyi anlamak gerekir, abartmak değil.



Bu önemli bir gelişme. Biz tabi, bu yukarıda saydığım tüm bilgileri biliyoruz zaten. Ama hatırlamamız gereken, bu ekonomik olaydan (1929) sonraki dönemde, 1930'lu yıllarda devletlerin başına dikta yönetimlerin geçtiği (İtalya'da Faşizm - Mussolini Dönemi, Almanya'da Nazizm - Hitler Dönemi) ve birkaç yıl sonra (1939'da) II. Dünya Savaşı'nın yaşandığı ve 60-100 milyon insanın öldüğüdür. Adımlar aklı selim olmalı ve A.B.D.'nin yıllardır yürüttüğü Tek Kutuplu Sistem yerine uluslararası işbirliğini öne çıkaran, yeterli milli çıkarlardan fazlasına göz dikilmediği (mümkün mü acaba) bir sistemin kurulması gerektiği artık anlaşılmalı. Hippiler, Greenpeace üyeleri ya da diğer "gönlü kompleks ve hırstan arınmış" insanların gözünden biraz olsun bakılabilse bu iş; kuraklığın, su kaynaklarındaki tükenmenin, yaşanan Global Krizlerin yaşandığı bu ortamda bile çözülebilir. (bkz: polyanna)





yaşamak güzel...!

23 Ekim 2008 Perşembe



Çok Yakında.....

18 Ağustos 2008 Pazartesi


Gel 6 Ekim Gel!

12 Temmuz 2008 Cumartesi

Sigara İçmeyin!

Sigaranın içinde 4.000 farklı zehirli madde var.*

*Bu maddelerden bazılarını şu şekilde sıralamak mümkündür;

Nikotin ve alkaloidler: Küçük dozda uyarıcı, yüksek dozda felç edici etki gösteren, aynı zamanda bağımlılık yapan bir maddedir. Solunumu ve kalbi hızlandırır, çarpıntılara neden olur.

Katran: İçerisinde çok sayıda kanser yapıcı madde vardır.

Nitrozaminler: Kanser yapıcıdır.

Arsenik: Kanser yapıcı ve ani ölümlere sebep olan çok kuvvetli zehirdir.

Polonium-209-210: Radyasyon yayması nedeniyle kanser yapıcı özelliği mevcuttur. Ayrıca vücut direncini düşürür ve hastalıklara meyili arttırır.

Kükürt: Kanser yapıcıdır. Sigara dumanının koyu rengini verir.

Karbonmonoksit: Karbonmonoksit zehirlenmelerine sebep olabilir. Kandaki oksijen miktarının azlığına bağlı olarak kansızlık belirtileri ortaya çıkarır. Kişilerde nefes darlığı, iştahsızlık, sinirlilik ve ellerde titreme gibi bulgular görülür.

Karbondioksit: Sigara içenlerin kanında içmeyenlere göre 2-15 kat daha fazladır Nefes darlığı bulgularını ortaya çıkarır.

Siyanhidrik asit: Dünyadaki kan zehirlerinin en şiddetlisidir.

Bu işin en bilindik ama gözardı edilen kısmı, bir de mantık kısmı var.. Ya bu meletin ne gibi bir faydası var bunca zararına karşılık? Yok! İçenlere (tiryaki olması şart değil, özenti sünepe de olsa aynı cevabı veriyorlar bir bilge edasıyla) sorduğumda "en başya stresi alıyor baba" diyorlar. Yok ya! Bu senin psikolojik manyaklığın olmasın babasının yavrusu? Bunun bilimsel tek açıklaması sanırım senin buna kendini inandırman olacaktır ki bunu yerine içmediğinde daha sağlıklı bir bünyeye ve vücuda sahip olacağın; ömrünün kısalmayacağı, hastalıklara karşı daha dirençli olacağına inanman daha iyi olmaz mıydı?

Ama iyi sıkıcıdır, eğlenceli olan tehlikeli olandır ha? Yok öyle değil o olay; ama sen yolunda devam et içici arkadaşım yeter ki beni zehirleme!

Bu yazı kimseye değil, herkese yazılmıştır!

5 Temmuz 2008 Cumartesi

Bıktım sizden ama yahu

Kardeşim yeter yeter! Ne bu yaa, her önemli tenis turnuvası finalinde sizi izlemek zorunda mıyım ben ya?! Neden böyle söylediğimi anlamak için son 8 yılın Wimbledon şampiyonlarını hatırlamak gerekir:

2008 Venus Williams
2007 Venus Williams
2006 Amélie Mauresmo
2005 Venus Williams
2004 Maria Sharapova
2003 Serena Williams
2002 Serena Williams
2001 Venus Williams
2000 Venus Williams

Tamam başarıdır, tebrikler höt pöt ama artık Formula 1'deki M. Schumacher olayına döndü ve kabak tadı verdi. Ben bir tenissever (bitişik yazınca uçaksavar gibi oldu farkındayım) olarak her yıl "acaba bu sene hangi Williams kazanacak" diye düşünmek zorunda değilim ki kardeşim. (not: ortaokul itibariyle Wimbledon dahil çoğu turnuvayı olabildiğince takip etmeye çalışan soldansay'ın en sevdiği raket erkeklerde "Wonderkid" olarak tabir edilen isimler arasında olan Andre Agassi ve bayanlarda Martina Hingis olmuştur).


Mesela tek erkeklerde Roger Federer de aynı şekilde ama Rafael Nadal'la arasındaki af buyurun sidik yarışı beni mutlu edebiliyor. Sanırım benim Williams'lardan bıkmamın nedeni kardeş olmaları. Finallerin adı değişik olsun ki bari her finalde ikinizi izlemek zorunda kalmayalım. Sözünü ettiğim yıllar içinde Wimbledon, Amerika Açık, Fransa Açık ve Avustralya Açık olmak üzere neredeyse tüm finallerde sizi izlemek zorunda kaldım, bazılarını izlemedim bile. Hayır yaşınız da genç kardeşim, biri 1980'li biri 1981'li; bi toz olun be!

2 Temmuz 2008 Çarşamba

Banu('ya) Güven!

Hayatta en soğuk bulduğum ve sevmediğim kadın ismi varsa Banu'dur. Ama biri var ki o bu düşüncemi yıllar var ki alt üst etti. Saygı duyduğum bir insandır kendileri.. Kadınlar için Saywer neyse, erkekler için Banu Güven odur! Ama tek farkı Banu Güven ömürlüktür.. Neyse konumuza dönelim.. Şahsımı tanıyanlar bilir, en iyi haber spikeri/sunucusu/osu busu Banu Güven'dir benim için.. Hadi güzelliğini bir yana bırakalım, objektif olarak da ablamın diksiyonu, konuya hakimiyeti ve anlatımı süperdir.. Onu NTV'de gördüğümde "Ba-nu Gü-ven Ba-nu Gü-ven Ba-nu Gü-ven!!" diye tempo tutmam da bundandır, saygı.. Ve bugün Vatan gazetesinde okuduğum bir haberde bu vasıflarının yanında ondan çok daha büyük şeyler beklemek gerektiğini anladım.

atv'nin Mehmet Barlas'a yıllık 300 Bin YTL olmak üzere 3 yıllık anlaşmaya vardığı ancak aradığını -kesinlikle!- bulamadığı malumumuz. Bunun üzerine Banu Güven'e teklif götüren atv'nin aldığı cevap ona yakışıyordu:

“atv eski atv olsa, teklifi kabul ederdim ama kanal sahip değiştirdi. Kanalın yeni patronla birlikte yayın çizgisinin değişeceği yönünde yaygın bir kanaat var kamuoyunda... atv eski çizgisinde mi kalacak, yoksa yeni bir yola mı sapacak belli olmadan böyle bir teklife evet diyemem.”

Yani bu değerli insan her şeyin para olmadığı, idealist dünyasında yaşayıp bunun üstüne mutlu da olabiliyor sevdiği işi, sevdiği ve inandığı yerde yaparak. Bir ara Nisan 2001'de Ali Kırca atv'den 100 Bin dolar isteyince aradığını star'da bulmuştu ama para için bunu yapması yine tepki çekmişti tanıdığım insanlarca da..

Velhasılı azizim bu ablayı her yönüyle alkışlıyorum başka da bi'şey demiyorum! (bkz: alkış sesi)

30 Haziran 2008 Pazartesi

soldansay

Yaz okulunda şu tek dersi geç soldansay!
Staja başlayabil soldansay!
Bursu kap soldansay!
Ekim'de son 8 ayın tadını çıkar soldansay!
Şu güzel şarkıyı dinle
soldansay!
Çok işin var, zinde kal soldansay!
Her şey sırayla; birini diğerinden önce değil hepsini zamanında yap soldansay!

26 Haziran 2008 Perşembe

dfglfdkglkhlgf







Sakarya Sakarya burnumda tüter ya!

11 Haziran 2008 Çarşamba

Genel Kültür Bilgileri Serisi No. 2: Granma

Granma (Granma Yatı), 1956'da Küba Devrimi savaşçılarını taşımak için kullanılan, 1943 yılında inşa edilen ,12 kişilik ve 18 metre uzunluğunda bir yattır.


10 Ekim 1956'da büyükannesinin anısına yata bu adı veren Amerikalı bir emekliden 50.000 Meksika pezosuna satın alınmıştır (grandma İngilizce'de büyükanne kelimesinin kısaltmasıdır). Satışın ardından, 82 Kübalı sürgün Fulgencio Batista'ya karşı bir devrim başlatma amacındaki Fidel Castro'nun liderliğinde bu yata binmiştir. Yattaki diğer isyancılar arasında (bunlar expedicionarios del yate Granma diye de bilinmektedir) Ernesto Che Guevara ve Raúl Castro da bulunmaktaydı.



25 Kasım 1956 günü Meksika'nın Tuxpan, Veracruz limanından denize açıldılar ve 2 Aralık'ta şu anda Granma Eyaleti diye bilinen yerde karaya ayak bastılar.


Yat şu anda Havana'daki Devrim Müzesi'ne bitişik Granma Anıtında sergilenmektedir. Eski Oriente Eyaleti'nin , devrimcilerin karaya ayak bastığı yerdeki bir bölümüne, yatın anısına Granma Eyaleti adı verilmiştir.


Ayrıca, Küba Komünist Partisi Merkez Komitesi'nin resmî gazetesinin başlangıcından beri adı Granma'dır.

7 Haziran 2008 Cumartesi

Genel Kültür Bilgileri Serisi No. 1: Jülyen Takvimi

Jülyen takvimi, Jül Sezar tarafından M.Ö. 46 yılında kabul edilen ve batı dünyasında 16. yüzyıla kadar kullanılan takvimdir. 'Artık yıl' hesaplamasındaki ufak bir fark sonucu yaklaşık her 128 yılda bir günlük bir kayma oluşturduğu için, yerini Gregoryen takvimi almıştır.

Jül Sezar, takvimdeki karışıklıkları çözmesi için Mısırlı astronomi bilgini Sosigenes'e emir verir. O zamanlarda 1 yılın 365 gün 6 saat sürdüğü biliniyor. Sosigenes de çözüyor: Her yıl 365 gün çekecek. Her yıldan 6 saat artacak, artan saatler 4 yılda bir takvime eklenecek o yıl 365 + 24 saat = 366 gün olacak. 366 gün 12 eşit parçaya bölünmediği için 6 ay 30 gün, diğer 6 ay 31 gün çekecek. Peki 365 gün çeken yıllarda aylara göre dağılım nasıl olacak ? Sezar emir veriyor : 365 gün çeken yıllarda en son aydan 1 gün düşülsün.


O zamanlar yılbaşı mart ayında, yani şubat yılın son ayı. (september=7, october=8, november=9, december=10 da buradan geliyor) böylece şubat ayı, 4 yılda bir 30 gün, diğer yıllarda 29 gün olmuş.


Sezar, bununla da yetinmeyip aylardan birine kendi ismini vermiş: Julius, yani july (temmuz). Sonradan imparator olan Augustus, Sezar'dan aşağı kalmamış ve sonraki aya kendi ismini vermiş: august (ağustos). Ancak Julius Sezar'in ayı 31 günken Augustus'un ayı 30 gün olur mu ? o da emir vermiş : yılın son ayından 1 gün daha alın, benim ayımı da 31 gün yapın. Şubat'tan 1 gün daha alınmış ve ağustos'a eklenmiş, şubat ayı, 4 yılda bir 29 gün, diğer yıllarda 28 gün, Sezar'ın ayı temmuz ve Augustus'un ayı ağustos da peş peşe 31 gün çeker.


Bu bilgi http://tr.wikipedia.org 'dan alınmıştır.

2 Haziran 2008 Pazartesi

Korku ve Özlenenler

İçimde bir korku var. Yozlaşıyor muyuz ne? Bunu 'kimse' üstüne almasın, 'herkes' alsın, hepimiz alalım. Artık toplumdaki kutuplaşmalar, küresel fakirleşme, insanlararası ilişkilerde tahammülsüzlükler, Yeşilçam'ın o meşhur 'Nen var kuzum?' diye soran sevgi insanlarının azlığı (biliorum kulağa komik geliyor ama önemli olan cümledeki saf sevgi u know baby). Neyse ki ben kendime bir tane bulabildim. Çok şanslıyım. Evet korku.. İçimde bir korku var. Özlediğim çok şey var. Yukarıda saydığım başlangıç maddelerin ötesinde çok şey.. Susam Sokağı'ndaki Minik Kuş'u bile özledim, onu bırak herşeyi tamir eden Tahsin Usta'yı bile özledim. Süper Baba'nın Nihatı'nın (Sümer Tilmaç), "Fikooooo!!" (Şevket Altuğ) diye seslenişini de, Sermet'in (İsmet Ay) yaptığı ama aslında onun adına benim utandığım (bana ne oluosa) dedikodularını bile özledim. Power Rangers; seni hiç sevmedim lan, babanı da sülaleni de sevmezdim, ıyy! Transformers 1 adetsin ne diim sana! Yaşasın Autobotlar!! Ninja Kaplumbağaları kim unutabilir ki?! Michelangelo'ya özenmeseydim bu kadar iri kemikli (!) olmazdım. Ama içten içe Donatello'yu çok daha fazla sevmişimdir; buluşlarına qurban..!

1958'de Pierre Culliford tarafından yaratılan ve (Soğuk Savaş döneminde) ABD tarafından "Komünizm Propagandası Yapmak"la suçlanan Şirinler var bir de.. Sizi seviyordum inanın! Ta ki iktidar yanlısı bir kanalda, o güzelim sevgi pıtırcığı şarkınızın "lalalalalayla la la, la ilahe illallaaaahhh!" diye değiştirildiğini görene dek! Yuh! Bir de şu var: (Şirin Baba'nın kapısında yazıyor) "Cumaya gittim gelicem". (bkz: yorumsuz). Ayrıca bana göre devlet böyle işlemeli; ast-üst ilişkisinden daha verimli olacaktır. En azından herkesin kendi bildiği, uzmanı olduğu bir işi var; ziraat mühendisi, kaymakam olmuyor mesela! Neyse.

Bizimkilerin Sabri Bey'ini özlüyorum ya var mı ötesi! Rutkay Aziz, hep azizdin zaten; şükür hala izleyebiliyoruz seni adamım. Tom&Jerry'yi özlemeyen bir adam var mı merak ediyorum; Jerry senden tiksiniyorum hocam. Ve senden de Road Runner!! Belki de en çok seni özlüyorum pazar sabahı belgeselleri! (o zaman kablolu yayın falan yok tabi). Ve eski dostum bulmacalar.. Sene 1991, yaz tatili, ailecek kamptayız.. O zamanın parası 100 lira var. Atari salonlarının damgasını vurduğu bir dönem.. Paraları anne-baba ayırmadan kimden kaparsam hemen gidiyorum ben de; ve oynadığım tek oyun sendin kutsal varlık: Street Fighter!

Bir de aklıma gelen Mahallenin Muhtarları var.. Kahveci Temel'e gıcık olurdum, Fadime'yi yılışık sevişinden ve "fazla iyi ve saf" olmasından.. Ama Allah için Erkan Can, Türk Sineması'nın büyük değerlerinden biri oldu bile, çok şey katacaktır diye düşünüyorum sinemaya.. Ve son olarak Yeşilçam Klasikleri! Favorilerimdiniz, Süt Kardeşler (Gulyabani), Namuslu, Hababam Sınıfı serisi, Milyarder, Atla Gel Şaban (çiki çiki baaba yaa :D), Çiçek Abbas, Tosun Paşa, Umut Sokağı, Evlidir Ne Yapsa Yeridir, Sultan, N'olacak Şimdi (baba filmdir :D) ve malesef şu an aklıma gelmeyen bir çok şaheser! Dikkat edildiğinde çoğunda Şener Şen'in olduğu görülür. Çünkü soldansay, gerçek bir Şener Şen hayranıdır, ve Şener Şen Yeşilçam'ım 1 numarasıdır ona göre.. Ve sizleri unutmam Zeki Alasya-Metin Akpınar! Beş Milyoncuk Borç Verir Misin, Dönme Dolap, Nereye Bakıyor Bu Adamlar şimdi aklıma gelenler.. Keşke kopmasaydınız birbirinizden; "Güle Güle"de bir araya geldiğinizde en çok sevinenlerden biriydim sanırım.. Olacak O Kadar ve Bir Demet Tiyatro malumunuz zaten..

Uçurtma yapıp uçurmayı, pamuğa ektiğimiz fasulyeleri, o çim adamları bile özledim! Bunların hepsini özledim! Çünkü artık teknoloji, emek isteyen herşeyi köreltti. (not: teknolojiye karşı değilim). Internette sörf yapıp LimeWire'den şarkı indirmek varken kim uçurtma uçurur? Ya da kırtasiyeden hazırını almak (satan kırtasiye kaldıysa tabi) varken kim malzemelerini alıp da emek harcayıp uçurtma yapar? Kim pamuğun içinden yeşeren fasulyeye sevinir? Keşke yine evdeki çim adamın saçlarını kırpıp "Eveeeet, kızlar artık seni daha çok beğenecek muahahahah" diye kötü kötü gülsek lan! :D Ama yok ya yakında bi çip yaparlar, bütün kitapları yakarlar, isteyene o çipi takarlar(!) ortamı p.ç ederler.. Aslında özlediğim salt çocukluğum değil; temiz, daha mutlu, umutlu ve dediğim gibi daha temiz bir "toplum". Eskiden daha mı mutluyduk? Evet!! Dünü özlerken bugünü kaçırmıyorum, daha iyi bir Yarın istiyorum!!

16 Mayıs 2008 Cuma

Hoşçakal lan

Evet, baya hızlı geçti lan şu 5 yıl, önce ROSEM'de 1 yılımızı doya doya, boş boş ve süper bi şekilde geçirdik amüniim ohh! Nerde vardı olum öle bi sistem: 08:00-11:00 arası ders, sonra bütün gün bilardo, tavla (daha çok Rosem'de oynardık), evde yayılmaca a.q :F Tabi o zamanlar şimdi olduğu gibi ps2'ler yoktu Merkez Kafeterya'da.. Merkez Kafeterya deyince aklıma geldi; hatırlarsın a.q bi gün yemek yiyoduk sonra içeri o kör öğrenci geldi (.mımıza koim :F) sonra İbo, elinde baston varmış gibi taklit yaptı içtiğim suyu barış'ın suratına kusmuştum a.q ahahahahah :H Şu an bunları yazarken gülüyorum ama bugün avluda (bilmeyenler için: kantinin yanındaki boş ve sandalyeli meqana avlu diyoruz) öyle bi baktın ki a.q zaten bildiğim birşeyi daha bi iyi annattın bana.. Okul bitti artık senin için.. Belki de bu kadar inek olmasan (biliyorum aslında inek deildin sadece kopyaların sağlamdı :F) kaldığın dersler, vs olabilirdi.. Ama yine de işte hepimiz bir gün s*ktir olup gidicez bu qoduum okulundan, senin "zamanında" oldu o kadar.. Aslında bizim için daha çok zaman vardı, O zamanlar Rosem'den "medeniyete" fakültelerin oraya çıkmak için çıkmak zorunda kaldıımız yüz küsur merdiven iflaamızı s*kerdi ama şu an onu bile aradığını, aradığımızı biliyorum.. neyse..






İstanbul kaçamağını hatırlıyorum lan, bu yukarıdaki resim çok insan için sıradan gelebilir ama onun ne olduunu bi tek biz biliriz :W Trenle sabahın erken saatinde yola çıkmıştık, simit mi aldık yoksa Resul Dayı'dan poğaça mı hatırlamıorum ama çıktık yola.. Tren'den indik, vapurla Eminönü'de geldik ve Taxim'e çıktık.. Günübirlik 54-34 seyahatimizin ilk ayağındaydık.. Gay-e geldi Klan'a, harbi sağlam bi gündü o gün.. Dönüşte de çekildiimiz fotoğrafları hatırlıyorsundur taam biliorum eski saçlarım çok kötüydü ve buraya koymuorum o fotoları bu yüzden huhaaha :F:F






Gerçekleştirmeyi çok istediğimiz ama bir türlü yapamadığımız belki de tek icraat, Cami'den "Bayan Mescit" yazılı işareti bir gece yarısı çalmak oldu! :F :F Çok istedik ama bi türlü olmadı a.q O kadar halt yedik bi onu yapamadıq.. Aklıma gelen çok şeyden biri de bu.. Belki Ada'ya ziyarete gelebilirsen bi ara yaparız qim bilir amüniim :F

Evde yaptığımız kayıtlar, çektiiimiz videolar, pazar günü poğaça+1 lt. vişne/şeftali suyu ziyafeti hepsi çoq saalamdı olum.. Harbi gelmez bi daha.. O daşşaq tarafının ötesinde pek az insanla (ki ben de onlardan biriyim) paylaştıın bi duygusal tarafın var senin de.. "Dışardan bu herif daşaq hayatı süper hiçbişeyi sallamıo gibi görünüorum di mi lan" demiştin bi gün; evet kardeşim öyle görünüyordun çoğu zaman ama sıkıntılarını benle paylaşman beni onurlandırıyordu bunu da bil..*


*O aslında sandığından daha da önemliydi ve hala öyle benim için..



Devrimci ruhunu hiç kaybetmemen dileğiyle olum, ne diim çok özlicem seni g*t herif! Desmond'ın dedii gibi "başka bi hayatta görüşürüz kardeşim".. çaw..

14 Mayıs 2008 Çarşamba

soldansay: 1 Halil: 0

Çok uzun zaman önce başlamıştı soldansay ve Halil arasındaki kıyasıya rekabet.. Halil, pek çok öğrenci için dersi geçilirse okul bitti denilen bir canavardı; soldansay ve arkadaşları çok defa takıldılar dersinde; son kez ringe çıktılar.. İkisi de bu son maçın son karşılaşmaları olduğunu biliyordu, Halil biraz çekingen, soldansay ise bir o kadar emin bakıyordu gözlerine.. Bir bir gelen darbelere dayanamadı Halil, biraz sendeledikten sonra o dev cüssesiyle yere yığıldı! Hakem saymaya başladı: "Bir, İki, Üç...." Maçı izleyen yüzlerce insan çılgına dönmüştü; GS'nin çıldırma gününden bile daha süperdi o gece; ringe aslan çıkarılmadı ama zafer çığlıkları konfetiye gerek bırakmadı! Herkes şaşkındı ve hakemin saydığı sayıların bitmesini bekledi ve hakem son sözü söyledi: "...Dokuz, ON! Nakavt!!". Huahahahahahha soldansay kazandı sayın seyirciler, baylar bayanlar abilerim ablalarımmm! :D Oylama da DC oyların %60'ını almış ve oylamayı önde bitirmişti ki, gerçek DD idi; süper idi; büyük bir iş idi; idi midiii midilli! :D
[dersten kalıcak diyenler de utansın mı acaba?! :D]

1 Mayıs 2008 Perşembe

Final Arası

5-16 Mayıs 2008 tarihleri arasındaki finallerimiz ya gelip geçecek ya delip geçecektir. Birincisi tercih sebebidir. Meqanımız bir süre kapalıdır; yeniden hizmete dönücez edicez bilmem napıcaz 11 Mayıs çıldırma gününde çıldırıcaz 16 Mayıs sonrası da buraya geri dönücez inşalahhaha deyip tria'yı yeniden yarıcaz şimdi gitme vakti dicez; ayrıca hepimizin 1 Mayıs İşçi ve Emekçi Bayramımız kutlu olsun! Faşist uygulamalar kimseyi yıldırmasın, onlar da birgün -belki de yakında- DEFOLUP gidecekler başımızdan ama biz hep burada olacağız! Yaşasın 1 Mayıs, kahrolsun finaller :F
çaw babies!

Hatırlatma: http://soldansay.blogspot.com/2007/05/alt-balklarla-1-mays.html

Şimdi KIZIL MEYDAN'da olmak vardı.......

26 Nisan 2008 Cumartesi

Triacula'ma Geçmiş Olsun

Yawrucum uzun zamandır meqanıma da meqanına da uğrayamadığımdan ameliyatın ne olduğunu bilmiyorum; ama her ne ise iyi geçtiğine sevindim. Senden başka tria'mız yok iyi bak kendine; sen hele bekle soldansay finallerini versin; 16 Mayıs sonrası bir zirve düşünüyor o, o ne hindir ooo :F Bak bu da ilk kişiye özel postum oldu (geçmiş olsun, hayırlı olsun ya da ne olursa olsun anlamında). Hep özeldin, hep özel olacaksın ulan lan lan lan tria can :F :H

14 Nisan 2008 Pazartesi

dedim..

Vizeler bitti dedim ayaklarımı uzatayım ps oynayayım dedim lostumu bitireyim tria'yı bekleyeyim dedim ama kime dedim; ödevler sunumlar bırakmadı peşimi; kaldı iki tane sık dişini sen yine soldan say dedim, bi de baktım ki 5 Mayıs'ta finaller başlıyomuş; ulan dedim ne anladım ben bu işten dedim, bana ne notlarım güzelmiş dedim bana huzur lazım dedim, onu kendimde buldum dedim kime dedim..

8 Nisan 2008 Salı

Yargının Siyasallaşması Korkusu

Paranoya mı? (sanmıyorum)
Öngörü mü? (evet)
Hakikat mi? (Allah korusun!)

3 Nisan 2008 Perşembe

Hey gidi! :F

Bir Galatasaray'lı olarak, Fenerbahçe'nin dün akşamki Chelsea galibiyetini kutlarım. Chelsea'nin Şampiyonlar Ligi'ndeki 21 maçlık yenilmezliğini sona erdiren FB'liler, 8 Nisan'da İngiltere'deki rövanş için muazzam bir avantaj sağladılar. Umarım yollarında devam ederler ve Türk Futbol Tarihi'nde (Avrupa'da) Galatasaray'ın yanına bir büyük isim daha gelir; çünkü onların şu an oynadıkları seviyeyi GS, yıllar önce ve iki kez (1993-94 ve 2000-2001) oynamış ve yaşamıştır. Avrupa'nın en büyük ikinci kupası olan UEFA'yı küçümseyen fanatik FB'lilere yanıtım da "Umarım yıllarca bizim taşıdığımız bayrağı daha yükseklere çıkarırsınız" olacaktır. Havalimanına Chelsea'li futbolcuları karşılayan GS'lileri ve onları ağırlayan BJK'lileri tasvip etmiyorum efendim; FB'liler de uğurladı yani napıcaz şimdi? İşte fanatikliği bir yana bırakıp bu tür karşılaşmalara Milli Maç olarak bakmak yerinde ve olgun bir davranış olacaktır; evet farkındayım basın açıklaması gibi oldu ama yeni sınavdan çıktım yorgun ve uykusuzum yauu; vel'hasılı umarım bu iyi dilekler karşılıklı olur ve FB'li gençlerimiz de bu anlayış ve olgunluğu GS için gösterebilirler diyeyim ben saa! :F :L

1 Nisan 2008 Salı

Halil geliyorum olum! - Part 2

Muhahhaahah ve soldansay bir atak daha yapıp, Halil karşısında 2 adım öne geçiyor sayın seyirciler! :F Vizeden (sınıfın en yüksek notlarından biri olan) 50 alarak quizlerde topladığı puanlarla totalde puanını (geçme puanını) 24,65'e çıkaran soldansay, eğer finalde (%50 etkili olduğu için) 30,7 alırsa (ki bu baya bi muhtemel inşallah) Halil'i nakavt edecek!! (Evet seyirci müthiş, ringe çıkıp Halil'i dövmek için güvenlik güçlerine zor anlar yaşatanlar var aman Allah'ım!!! :F)

24 Mart 2008 Pazartesi

Allah Allah..

http://www.kurtlarvadisi.com/kvp_31_frg_2.html

Evet nihayet KV fragmanı yayınlandı.. Polat, açık açık "Memati'yi verdim" diyor; Memati'nin hatun da "Ölmüş.." diyor.. Bunlara bakarsak benim dediğim çıktı ve Memati, yeni yapılanmanın içinde olamayacağı için öldü. Yalnız iki nokta var: 1) Memati'nin tutulduğu yere baskın yapılıyor ama orada ceset yok, 2) İskender Büyük, adamına "Sen de benim gibi Memati'ye acıdın mı?" diye soruyor.. Bundan iki şey çıkarılabilir: a) İskender Büyük'ün adamı "Yok efendim .mına bile qodum" şeklinde bir cevapla ölümü tesciller, Polat ve ekibi cesedi bi yerde bulmuşlardır ama fragmanda görülmüyordur; ya da b) İskender Büyük'ün ettiği o cümleden Memati'ye acıdığını görüyoruz; yani hemen oracıkta öldürmemiş olabilir; adamı da Memati'yi elinden kaçırmış olabilir. (bu çok iyimser oldu) :F "Ölürse ölsün be pöff" çığlıkları atanları duyuyorum ve tahtaya yazıyorum; perşembe ellerine cetvelle vurucam :W :F :L

Vel'hasılı azizim bence ölecek ama "b" şıkkı olsa bi güzel olur ki sormayın; yine de ö le cek! muhahhahaha :F (al baq bu da ilk renqli gülümseme)

21 Mart 2008 Cuma

Halil geliyorum olum!

Allah'ım inanamıyorum! "İdare Hukuku ve İdari Yargı" dersinden quizden 85 ve 33 aldım! :D Buna sevinilir mi? Anası bile ağlatılır :F Çünkü bu sözünü ettiğim ders, "Bu dersi geçince okul bitiyo olum" tarzı atasözüne neden olmuş bi ders. Her bir quiz %5 etkiliydi yani kabaca söylemek gerekirse şu an 12 puan cebimde; hem de %37.5 etkili Vize + %50 etkili Final var önümüzde, Allah'ım geçecek miyim neyim! :F :W ........ :T :Y :Z diyorum başka da bişi demiorum! :D Onun hakkında çok şey var yazacak ama; burayı kazayla görmesi elimdeki bu şansı da kaçırmam demek olabilir. Tek birşey söylemezsem içimde patlar ama: bu Halil denen hoca görünümlü şahıs; KATÜ'den ve (rüşvet alırken yakalandığı için) Kaymakamlık'tan kovulmuş bir insansı birşey.. (ulan daha ne yazacaksın soldansay!) :F Neyse ohh diyorum, poff demiorum çarşamba günü vizede görüşürüz diyorum: soldansay vs. Halil :F

15 Mart 2008 Cumartesi

Ölecek Mi?

Geçen bölüm (30. Bölüm) finali ebemizi bilmem n'aaptı afedersiniz... İzleyenler bilir.. KV'de son bölüm finalinde Memati'nin infaz edilmesine ramak kalmıştı. Şimdi KV izleyenlerinin aklındaki tek soru: Memati ölecek mi? şeklinde.. Bunu yorumlamak istedim bugün :W
Polat'ın, Memati'yle vedalaşması ve ardından ağlaması, kafasına dayanan silahın patlayacağının vesikası bence. Ayrıca beş yıllık bir KV izleyicisi olarak yorumum şudur ki; Memati ölecek. Çünkü Polat, İhtiyarlar'dan (yerli İllimunati) gelen teklifi kabul etti ve ülke geleceğinde aktif rol alacak. Burda devlet kökenli Abdülhey'in daha sivrileceğini düşünmek isabet olur. Memati'nin miyadı işte burda bitiyor. İkinci bir neden ise; çok uzun zamandır dizi için "Hiç büyük karakter ölmüyor heyecanı kalmadı" yorumları yapılıyordu; sanırım bu olaydan sonra kına satışlarında patlama olur. Ama yine de içimden "Keşke ölmese" demiyor da değilim; ama % 90 ölecek. Sitedeki oylamada ölmeyecek diyenlerin oranı (an itibariyle) % 81, ölecek diyenlerin oranı ise sadece % 19. Tabi bu da aslında insanların isteğini belirttiği için senaristler bunu göz önüne alabilir. Ama bence ölecek ve 2001'den bu yana Kurtlar Vadisi'nde baş rol alan Gürkan Uygun (Memati Baş) diziye veda edecek. Umarım yanılırım.

12 Mart 2008 Çarşamba

Yol Geçen Hanı

Genel Bilgi: Danıştay 8. Dairesi, YÖK Başkanı Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan'ın, “başörtüsünün yükseköğretimde serbest bırakılmasını öngören değişikliklerin yapıldığı Anayasa'nın 10 ve 42. maddelerine göre uygulama yapılabilmesi için ayrıca bir kanuni düzenlemeye ihtiyaç bulunmadığına” ilişkin rektörlüklere gönderdiği yazıyı “genelge” olarak kabul ederek, oy birliği ile yürütmesini durdurdu.

Yorum: Sakarya Üniversitesi'nde bugün değişen bir şey yoktu. Dün olduğu gibi bugün de Türban üniversitedeydi. Danıştay'ın dudurma kararına uyan pek çok üniversitenin yanından bile geçmeyen Sakarya Üniversitesi, bilindiği gibi Türban uygulamasında izin veren ilk üniversitelerdendi (Hürriyet'e göre ilk izin veren üniversite). Şimdi bu ne? Hukuk kanadının en üstündeki 2 isimden biri olan Danıştay'ın (diğeri Yargıtay) "oybirliği" ile verdiği kararına uymayıp, YÖK Başkanı olacak insan evladının genelgesine uymak hangi hukuki anlayış ve zemine uyar?

İşte Türban'ı, insan hak ve özgürlüğünün bir gereği olarak lanse edenler, hukuki hakkımız, vs. diyenlerin aslında hukuka uymayan oldukları, hukuku değil kendi bastırılmış ihtiras ve heveslerinin kurbanı oldukları açıktır. Bakalım Anayasa Mahkemesi kararını açıkladıktan sonra da böyle keyfi davranabilecekler mi; 2001'deki olmasın ama yüzlerine bir kitapçık fırlatamasam da Anayasa Mahkemesi'nin kararını fırlatmak isterdim. Verilecek kritik kararı bekliyorum.

(bkz: hakaret içermeyen, düşünce özgürlüğüne konu olan açıklamalar) :F :W :K

Dipnot: CHP, DSP ve Bağımsız milletvekili Kamer Genç'in üniversitelerde türban yasağının kaldırılmasına ilişkin anayasa değişikliğine itiraz ettiği Anayasa Mahkemesi'nin görevlendirdiği Heyet, seçimlerden önce Gül'ün cumhurbaşkanlığını engelleyen '367 kararı'na imza attı.

7 Mart 2008 Cuma

Ev bulmak; ya da vazgeçip parkta uyumak

Kaç gün oldu yeni ev peşindeyiz ev arkadaşımla beraber.. Ama anladık ki bu zamanda bi evi 2 kişi tutmaya kalkmakla yüzyıllar önce Osmanlı Ordusu'nda "Deliler" adlı gruba mensup olmak yakın şeyler. Üçüncü kişi, adam gibin biri olsun tutalım hemen güzel bi ev dedik; onu da bulmak sorun tabi şu an için. Çünkü Nisan ayındayız herkes düzenini kurmuş ya da kuramayıp bi yerlere kapak atmış azizim. Hemen İstanbul'a kafa tutan ev fiyatlarını vereyim; Doğalgazlı evler: 600-800 YTL, Kaloriferli evler: 500-550 YTL, Sobalı evler: (tabi burda soba moba yok; yakıt size ait isterseniz ateş yakın evin içinde demek :F) 250-400 YTL. Evet biz böyle bir ortamda sanırım 300-350 arası bir eve geçmek niyetindeyiz; ya da onu da yapmazsak artık Sakarya'da tutacağını düşündüğüm bir olaya girişebiliriz: camiye gidip "Burası Allah'ın evi; uyumaya geldik" deyip beleşe bu işi kapatıcaz :D Ama o kadar da vahim durumda da değiliz yaa abarttım (mı acaba?) :F Allah kimi ne yaparsa yapsın ama 'kötü evsahibi'nin eline düşürmesin diyorum başka da bişey demiyorum. Yalnız burda (ya da başka bir ilde) öğrenci olan herkesin kafasında bi ampül var: "okulu bitirip param olsa ya ev alır kiraya veririm ya da kız yurdunu dayarım millete, ohh" anlayışı. :W Aman kafalardaki ampül, fikirsizlerinki olmasın diyor ve bu postu burada bitiriyoruz. :Ü

28 Şubat 2008 Perşembe

en çok hangisinden utanıyorsun?

Bir anketin daha sonuna geldik.. Ve tahmin ettiğim ve hissettiğim gibi 22 Temmuz 2007 açık ara 1. oldu. Bu tarihler hakkında hepimizin söyleyeceği üç beş bişeyler çıkar eminim ama biraz eğilelim bakalım bu tarihlerde neler olmuş?



27 Mayıs 1960: 27 Mayıs İhtilali, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde gerçekleşmiş ilk askeri müdahaledir. 1950 yılında iktidara gelen Demokrat Parti'nin ülkeyi git gide bir baskı rejimine ve kardeş kavgasına götürdüğü gerekçesi ile Türk Silahlı Kuvvetleri içersinde bir grup subay, 27 Mayıs 1960 sabahı ülke yönetimine bütünüyle el koydu. 37 subaydan oluşan Milli Birlik Komitesi bu harekat ile anayasa ve TBMM'ni feshetti, siyasi faaliyetleri askıya aldı, Cumhurbaşkanı Celal Bayar, Başbakan Adnan Menderes başta olmak üzere bir çok Demokrat Parti'liyi tutuklattı. Genelkurmay Başkanı Org. Rüştü Erdelhun da tutuklananlar arasındadır. (O bir grup subay, Genelkumay Başkanı'nı tutuklayabiliyor).




Müdahalede, Silahlı Kuvvetler adına ülke yönetimini Milli Birlik Komitesi üstlendi. Orgeneral Cemal Gürsel, Milli Birlik Komitesi'nin başına getirildi. Bu müdahalenin daha sonraki yıllarda meydana gelen askeri müdahalelerden farkı, Türk Silahlı Kuvvetleri emir komuta zinciri içinde yapılmamış olmasıdır. Dönemin Genelkurmay Başkanı'nın da tutuklanması bunun göstergesidir.


Nedenleri; CHP muhalefeti, DP'yi anayasa ihlalleriyle itham eder. Üniversite çevreleri ve bazı aydınlar bu eleştirilere destek verirler. İhtilalden bir ay önce İstanbul Üniversitesi'nde DP karşıtı eylemler zorlukla bastırılır. Bu eylemlere müdahaleler esnasında ordunun isteksiz tavrı ordunun da DP'den hoşnutsuz olduğu iddialarını doğrular.


DP hükümetinin sansür politikaları basınla olan ilişkilerini de büyük oranda zedelemiştir.


Bazı iddialara göre ihtilalin arkasında başta Amerika olmak üzere Batılı devletler vardır. Menderes, iktidarının son yıllarında artık Marshall Yardımı kapsamında Amerika'dan daha fazla kredi alamadığını görmüş ve Seydişehir Aluminyum ve İskenderun Demir-Çelik ve diğer sanayi projelerini kredilendirmek için Sovyetler Birliği ile yakınlaşmaya başlamıştı. Bu amaçla Rusya'ya üst düzey ziyaretler yapılıp, ülkedeki sanayinin gelişmesi için Rusya ile yatırım antlaşmaları imzalanma hazırlığı yapılmaktaydı.*


*27 Mayıs 1960 Askeri Darbesi, Türkiye'de neredeyse her 10 yılda bir gerçekleşecek darbe geleneğinin başlangıç halkası olması açısından negatif bir önem taşımaktadır.


12 Mart 1971: 12 Mart Darbesi, Türkiye Cumhuriyeti'nde başarılı olmuş ikinci; emir-komuta zinciri içerisinde yapılmış ilk askeri darbe eylemidir.

Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından emir-komuta zinciri içerisinde 12 Mart muhtırası verilmemiş olsaydı, TSK içinde kurulmuş olan ve başında Em. Korg. Cemal Madanoğlu'nun bulunduğu gizli askeri cunta fiilen 9 Mart 1971 "Milli Demokratik Devrim"ini yapacaktı. Cunta içine sızmış ve önemli görevler üstlenmiş olan Mahir Kaynak vasıtası ile darbe önceden haber alınmış ve darbeye adı karışan ve Orgeneral rütbesiniden daha kıdemsiz olanlar re'sen emekliye sevkedilmişlerdir.

Nitekim 9 Mart 1971 tarihinde planlanan darbe, içlerinde Mahir Kaynak ve Mehmet Eymür'ün de bulunduğu Milli İstihbarat Teşkilatı mensuplarının durumu Genel Kurmay Başkanı Memduh Tağmaç ve 1. Ordu Komutanı Faik Türün'e haber vermesiyle akamete uğratıldı. 12 Mart Muhtırası'nı veren Memduh Tağmaç, Orgeneral rütbesindekiler hariç bu 9 Mart 1971 Milli Demokratik Devrimine adı karışan başta Tümgeneral Celil Gürkan olmak üzere tüm subayları re'sen emekliye sevketti. *



*Özetle 12 Mart 1971 Darbesi, sağcı bir darbeydi; ondan sadece 3 gün önce yani 9 Mart 1971'de planlanan solcu darbe gerçekleşseydi ne olurdu diye düşünmüşümdür hep. Darbelerin kötülüğünün farkında olan şahsımca; 9 Mart Darbesi gerçekleşseydi tarihin ve TR'nin geleceğini 12 Mart'tan daha olumlu etkileyecekti.



12 Eylül 1980: Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren ve Kuvvet Komutanları tarafından oluşturulan askeri cunta Milli Güvenlik Konseyi adı altında 1983 Genel Seçimi'ne kadar Türkiye'ye ilişkin tüm kritik kararları aldı.

Darbe ardından geçen 3 yıl içerisinde önemli kanunların tamamına yakını değiştirildi ve cuntanın belirlediği Danışma Meclisi tarafından hazırlanan Anayasa, 1982 yılındaki halk oylamasında, yüzde 92'lik "Evet" oyu ile büyük farkla kabul edildi. Halk oylamasında 'Hayır' oyu kullananları sandık başında baskı altında tutmak için rengi dışardan görünen oy pusulaları kullandırıldığı iddia edildi ama bu, Anayasa'nın çok büyük çoğunlukla kabul edilmesini açıklayan tek neden değildi. Anayasa'nın kabulünün bir başka önemli etkeni olarak, ihtilal öncesi iç savaş ortamı nedeni ile vatandaşların kendi hayatlarından endişe etmesi de ifade edilir.


Aynı halk oylamasında, Kenan Evren Cumhurbaşkanı seçildi. Kabul edilen Anayasa'da, cunta üyelerinin ömür boyu yargılanmasını engelleyen geçici 15. madde, seçimlerle iktidara gelen hiçbir hükümet tarafından kaldırılmadı ve 12 Eylül liderlerinin dokunulmazlığı sürdü.




Göze Çarpanlar:

*Paul Henze (12 dil bilen CIA ajanı ve ABD Ortadoğu istasyon şefi), 2003 yılında bir Türk gazetesine verdiği demeçte "Our boys have done it" (bizim çocuklar işi becerdi) sözlerinin Mehmet Ali Birand'ın uydurması olduğunu belirtmiş, ancak kısa bir süre sonra Birand 1997'de Henze ile yaptığı görüşmenin sesli ve görüntülü kayıtlarını yayınlayarak Henze'i yalanlamıştır...


*12 Eylül sonrası yargılanan Erdal Eren, yaşı mahkeme kararıyla büyütülmüş ve idamı mümkün kılınmıştır. Darbeyi gerçekleştirenlerin başı (bana göre Elebaşı) Kenan Evren, Erdal için "Asmayalım da besleyelim mi?" diyerek TR Cumhuriyeti tarihindeki en kara lekeye, darbeye ve bu hazin olaya imzasını çekinmeden atmıştır.

*Darbe sonrasında birçok kitap yakılmıştır. Onlardan olmayan fikirleri yok etmeye çalışmış, kitap okuyan sokak köşelerinde memleket meseleleri konuşan gençler gitmiş; arabesk müzik şahlanmış ve halkın kanına işlemiş ve nihayet günümüzün gelişememesine neden olmuş ve sabah programları, abudik gubidik tv program ve dizileri peyda olmuş, halk siyasetten ve "düşünmekten" soğutulmuştur.





Burada gördüğümüz ve utandığımız 3 ayrı darbe ve getirdikleri varken onlardan daha çok utandığımız 22 Temmuz 2007'de ne olmuştu?



22 Temmuz 2007: 2007 Türkiye Cumhuriyeti Milletvekili Genel Seçimleri, 22 Temmuz 2007 tarihinde T.B.M.M. 23 dönem üyelerini belirlemek için Türkiye'de yapılan seçimdir.

Görev süresi dolan Türkiye'nin 10. cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in yerine 11. cumhurbaşkanının seçilememesi üzerine Anayasa'nın 101. maddesi gereğince seçimlerin 22 Temmuz 2007 günü yapılması karara bağlandı. Eski seçimlerde olduğu gibi Milletvekili Seçimi Kanunu'nun 33. maddesi gereğince %10 baraj uygulandı. 22 Temmuz seçimlerine 14 siyasi parti ve 699 bağımsız aday katıldı.


22 Temmuz'un önemi:


*22 Temmuz'da halkın siyasi iradesinin noksan olduğu kanıtlanmıştır. Demokratik toplumlarda halk, kendisine yapılanı unutmaz ve hakkını sandıkta arar ve bunu kendine yapanları cezalandırırdı; bu seçimle Demokrasi'ye olan inanç zedelenmiştir.


*Açım diyen çiftçisine "Hadi ananı da al git buradan" diyen bir başbakanı tekrar başa getirmiştir. (Atatürk ise, 'Köylü/Çiftçi, halkın efendisidir' demişti.)


*Bir gün arayla gerekli düzenlemeleri yaparak oğlunun yumurta fabrikasını zarardan kurtarmış, kar elde etmesini sağlamış ve "Bizim çocuklar ne yiyip içecek?" diye bunu ortaya çıkaranları suçlamıştır.


*Şimdi (Anayasa değişikliğini onaylama konusunda) kendini kral ilan eden bir cumhurbaşkanın başa gelmesine vesile olmuştur 22 Temmuz: "Kraldan çok kralcı olmayın" denmiştir.


*Türkiye, 5 yıl daha, geçmişten ders almayan seçmeni sayesinde(!) bu hükümetten darbe yiyecektir. Durmak yok, yola devam diyenlerin yolun hemen başında Türban gibi bir kilitle toplumu, üniversiteleri, kamu alanlarını hedef aldıkları görülmüştür. Çankaya Köşkü, Başbakanlık, YÖK makamlarını ele geçirerek Devlet ve Kral(!) olanların ilerideki senaryoları merakla beklenmekte ama yine de halkta ümitsizlik hakim olmaktadır.



Utandığınız şey doğrudur bu blogun seçmenleri! Keşke bu yurdun seçmenleri de sizin kadar "yapılanları unutmayan" insanlar olsalardı... Ben hep "İyi ki.." diye başlayan cümlelerden yanayım ama bizi "Keşke.." lere muhtaç bıraktılar!

26 Şubat 2008 Salı

Soğuk Oda

Burası, Samatya Devlet Hastanesi'nin 605 No.lu odası. Yatak No: 43. Oda numarasından da anlaşılacağı gibi 6. kattayız. Cam kenarında, deniz manzaralı bir hasta yatağı. Hasta, büyükbabam olur kendileri. Kalp yetmezliği teşhisi ile buraya getirildi. Yanında refakatçiyim. Pencere aralık, deniz kokusu geliyor çok hafif. Şimdi uykuya daldı. Az önce konuşuyorduk büyükbabamla, ona "Hadi gine iyisin büyükbaba, en kral manzarayı kapmışsın" dedim; o da "Manzara on numara da deniz kokusu olmadan eksik biraz" dedi. Üşümemesi için pencere aralığı ona doğru değildi; yoksa şiddetini giderek artıran rüzgarla, artık buram buram deniz kokuyordu pencere önü. Sağolası pek yediğine, içtiğine dikkat etmez; yasak olan tüm lezzetli yiyecekler onun masasında çoktan kendine yer bulurlar(dı). Şimdi malesef bunun ceremesini çekiyor.


Başlığı "Soğuk Oda" olarak attım. Çünkü burada 6 hasta var aynı oda içinde; ama hiçbir hasta diğeriyle konuşmuyor, somurtmamakla beraber. Tek kelime etmiyorlar, sanırım buraya geleli pek zaman olmamış. Kendi refakatçileriyle bile çok çok kısık sesle konuşuyorlar. Oda soğuk; ama pencereden esen deniz esintisinden değil, buradaki hastaların sessizliğinden. Oda 6 yataklı ve diğer hastalar da teker teker uyumaya başladılar; saat onlar için geç artık. Odadaki ışığı söndürmek isteyebilirler. Bu yüzden yazıma son veriyorum. Hastaneye gelip hastaları görmeden de sağlığının değerini bilenlerden olmak dileğiyle.*

*Bu yazı, yayınlandığı zamandan saatler önce, saat 23:25'te yazılmıştır.

18 Şubat 2008 Pazartesi

Kapak

Bugün (18.02.2008) itibariyle Kosova özerk bölgesi, Kosova Cumhuriyeti olarak bağımsızlığını ilan etti ve mücadelesinde zafere ulaştı. A.B.D., Kosova'yı ilk tanıyan ülke olarak not edildi. Onu Fransa izledi ve AB’nin Kosova konusunda hemfikir olduğu ancak yine de her üye devletin kendi kararını açıklamada hür olduğu belirtildi. Bilindiği gibi A.B.D., AB ve NATO, Kosova'nın bağımsızlığını destekleyen tarafken; Rusya, Sırbistan, İspanya gibi ülkeler bu bağımsızlığa karşı çıkmışlardı. Bu bağımsızlığın, yıllarca masum insanları katleden Sırbistan'a kapak olması dileğimi bir kez daha burdan dile getirmekten mutluluk duyuyorum. Bu bağımsızlığın K.K.T.C. için emsal teşkil edeceğinden korkan devletler korkularında haklılar; hak K.K.T.C. konusunda da yerini bulacaktır. Büyük Yugoslavya düşüncesinin yerle yeksan olduğu gerçeğiyle yüzleşmek istemeyen güçlerin de Karadağ'ın ardından Kosova'nın da bağımsızlığını ilan etmesiyle bu acı gerçeği çok ağır bir şekilde hazmedemediği görülmektedir. Kısacası, geçmiş olsun, Kapak olsun. :F

15 Şubat 2008 Cuma

Ömür Törpüsü

Evet evet bahsettiğim şey okulum; yani Sakarya Üniversitesi. Aslında bu dediğim şey, yani ömür törpüsü oluşu doğru. Burada minibüsçüsünden, kantin işletmecisine sizin paranızla geçindiğini kimi zaman unutup bozuk kahve makinası gibi sadece evet ya da hayır şeklinde yanıtlar verebilir taleplerinize. Hele ki ev sahipleri! En acımasız insan görünümlü örümcek beyinli onlardır. Ev arayan arkadaşlarımlaydım birgün; bir ev bulduk. Ev sahibiyle konuşmaya başladılar. Adam kira için "300 ytl" dedi (bu fiyat iyiydi o ev için), sonra adam hemen akabinde "Aile için mi soruyorsunuz, öğrenci için mi?" dedi; arkadaş "Öğrenci için amca, biz oturucaz" dedi; ve ev sahibi içindeki canavarı kustu: "Haa o zaman 600" dedi! Hepimiz birbirimize baktık, ulan şaşkınlıktan n'aapcaamızı şaşırdık gülelim mi ağlayalım mı! Ama adamın düşüncesi şu, diğer pisliklerin de düşündüğü gibi, "Ulan bunlar öğrenci.." diyor ve ekliyor "..bunlar en az 2-3 kişi falan takılırlar bu evde; kirayı da paylaşırlar bunlara koymaz" deyip kirayı iki katına patlatıyor bi tarafına öğrencinin. Bir de derler Sakarya müslüman şehri, oğlunu kızını buraya yolla "Tanrı misafiriyim" dese yemek verirler o derece, derler. Ve ben de onlara bi hareket çekerim burdan.

Okula dönersek.. Burada öyle bir "döner sermaye" var ki; Hayat Bilgisi dizisindeki Amil Bey halt etmiş. Her dönem (yıl demiyorum) yeni bir binanın temeli atılır burda. Hani YouTube'ta sıralı video izliyorsanız ayrı ayrı pencerelerde açarsınız ve yüklenmesini beklersiniz; sonra sıra sıra izlersiniz; burda da her dönem bir binanın temeli atılıyor, beraber kardeş kardeş yükseliyor binalar ve bu demek? Yeni bölümler, yeni öğrenciler, eski öğrencileri soyup yeni sermayeyi meqana getirmek. Evet; yeni açılan bölümler, okuma hakkını kullanacak daha çok öğrenci anlamında düşünürseniz çok iyi gelişme bu; ama yönetenlerin 1.cil düşüncesinin bu olduğuna inanmak çocukları leyleklerin getirdiğine inanmak gibi birşey olur sanırım.

Eğitim.. Malumunuz eğitimin kalitesi sorunu üniversitelerde tartışmalı bir konudur. Burada da öyle.. Öğrencinin hakkını arayan da var; 'yaz okuluna kalsınlar, ne kadar öğrenci o kadar para, arabayı yenileriz olum' deyip gözleri YTL olan da var. Ama içlerinde biri var ki; rektör olması için her boqu yemeye hazır kıta 1.000 öğrenci bulabilirsiniz: adı Emin Gürses. Televizyonlara telefon bağlantısı ya da direkt konuşmacı / tartışmacı uluslararası ilişkiler uzmanı olarak katıldığını pek insan bilir. Onun için söylenecek çok çok iyi şey var; ama tanımak için ismine tıklayabilirsiniz. Onu ve onun gibi "gerçek öğretim üyelerini" özleyeceğim gerçekten ve okul bitse de bağımı koparmak istemediğim nadir büyüklerimizdendir kendileri.

Vel'hasılı azizim; şu sıralar okulu bitirmeye çalışan; buradaki kirli insan modelleri ve maddi külfetten kutulmaya çalışan ben, bitirdiğim günleri düşünüp kendimi o moda koyduğumda şimdiden bu sakin şehri ve okulumu, arkadaşlarımı.. Hepiniz yaşadınız ya da yaşayacaksınız ve birgün ne hissettiğimi gerçek anlamda anlayacaksınız diye düşünüyorum; kendimi 80 yaşında bir bilge yerine koymadan (haaşa :F). Üniversite hayatı keşke hep olsa; ama saydığım kötü yönleri hariç.. ama onlar da olmasa iyi yönlerin tadına bu kadar varamayız diye düşünüyorum.

5 Şubat 2008 Salı

soldansay hangi konuda daha iyi yazıyor?

Tam 1 ay süren anket dün gece sonuçlandı. Ve beni şaşırtan bir tablo çıktı ortaya açıkçası. Açık konuşayım ben, siyaset-politika'nın açık ara 1. olacağını düşünüyordum; beklenti değildi elbette nötrdüm ama düşüncem bu yöndeydi. Ama nerdeyse eğlence-sinema ipi göğüsleyen taraf olacakmış:) Ben bunu şöyle algılıyorum -yanlışım varsa düzeltin azizim- siyaset politika 1. oldu ama eğlence-sinema-vs. ağırlıklı bir blog olmamasına karşın bunun yüksek oran alması ve birinciliğe oynaması bu konunun birinci değil ama "daha üzerine eğilinmesi gereken/istenen" olduğunu düşündürdü bana. Çünkü çoğu konuda (eğitim, politika, vs.) ucu siyasete dayanan çıkarımlar vardı burada. Eğlence-sinema'ya gelince.. Sinemaya ilişkin pek bişey yazdığımı sanmıyorum ama yayınlanan video-kliplerin bunu düşündürmesi olası. Toplam 46 oy vardı ankette ve yarısına yakınını elinde tutan siyaset-politika birinci oldu. Son olarak müzik'in küçük bir yüzdeyle 3. olması, beni bu konuda daha çok şey yazmaya teşvik edecektir. Sanırım artık müzik hakkında konuşmanın zamanı geldi.

31 Ocak 2008 Perşembe

canım dişimde

Ne yapın edin dişinize iyi bakın olm.. En büyük acı böbrek taşı ağrısı/sancısı derler; çok şükür onu tatmadık ama diş ağrısı en büyük sızım oldu şu ruhuma ev sahipliği yapan vücudumda.. Biri daha çekilcekmiş iltihabı bittikten sonra, umarım son cenaze olur bu. Genç yaşımda epey kan kaybettim.

24 Ocak 2008 Perşembe

bu halde olsaydı mehter

Mehter Marşı, dünyanın en eski askeri bandosudur. Türkler milattan önce orduda takım halinde müzik aletleri çaldırırlardı. İlk yazılı Türk belgesi Göktürk kitabelerinde mehterin atası olan tuğ takımlarından bahseder.
11. Yüzyılda Kaşgarlı Mahmud'un yazdığı Divan-ı Lügat-it Türk, Hakan'ın huzurunda nevbet vurulduğunu anlatır.

Türklerin bunu bir devlet geleneği olarak 12 asırdır sürdürdüğünü ve Isık gölü kenarında kurulan ilk Türk devletinden, tarihte 16 Türk devleti olarak geçen bütün Türk devletlerine egemenlik sembolü olarak verildiğini, bugüne kadar yaşatılan bir gelenek olduğunu gösterir.
Mehter, Türklerin diğer dünya milletlerinden anlam, önem ve müzik yönünden tamamen ayrı özelliklere sahip bir müzik topluluğudur.


Mehteri hürmeten ayakta dinleyen Osman Gazi, imparatorluğun ve mehter geleneğinin gelişmesinin temellerini atmıştır. Ayakta dinleme adeti Fatih Sultan Mehmet'in İstanbul'u fethine kadar devam etmiş, İstanbul'un fethinfden sonra Osmanlı imparatorluğunun yeniden yapılanması ile konumunu değiştirmiştir.

Mehter müziğinin en önemli yeri savaş alanlarıdır. Kale kuşatmalarında , meydan muharebelerinde , deniz savaşlarında mehterlerin önemi çok büyüktür. Mohaç Meydan Muharebesi'nde mehterin 500 kös ile yer aldığı , Çaldıran seferinde 300 kösün bulunduğu bilinmektedir. İstanbul'un fethinde 270 zurna, 150 boru, 300 davulun olduğu ve sayısız kösün dövüldüğü anlatılmaktadır (Kös: Savaşlarda, alaylarda at, deve veya araba üzerinde taşınan ve işaret vermek için kullanılan büyük davul). Türklere moral gücü şevk ve enerji veren bu müzik düşmanı bezdirir ve moralini bozardı. Barış zamanı hükümdarın sesi olarak belli zamanlarda nevbet vurur halkın moralini yükseltirdi.

Ve ben diyorum ki; eğer Mehter Marşı Pentagram'ın cover'ladığı bu şekliyle çalınsaydı o zamanlar ve geri vokal'deki o ses, o yüzlerce insandan oluşan Mehteran tarafından söylenilseydi, Osmanlı 3 kıtayı değil, 7 kıtayı birden fethederdi! :D

18 Ocak 2008 Cuma

geliyor..

Üniversiteyi bitirmeye yüztutmuş biri olarak sadece ülkemin geleceği ve yeni öğrenciler için üzülüyorum. Peki neden? Olayı çok yönlü ele almak gerekir; birincisi türban'a karşı çıkanlar neden karşı çıkıyor buna bakmak gerekir; destekleyenlerin ne istedikleri zaten malumumuz.. Karşı çıkanların genel argümanı şu: Türban'ın ya da herhangi başka bir siyasi ya da ideolojik olgunun üniversitelerden uzak tutulması gerektiği, bunun aksi olduğunda, türban üniversiteye girdiğinde laikliğin elden gideceği yönünde.. Ama bunu savunanlar da ikiye bölünmüş durumda; kimi 'Bırakın girsinler, yasakladıkça siyasi simgeye dönüyor asıl' diyor; kimi 'Asla girmemeli, siyasi ve ideolojik simgelerin bilimsel çalışmalar yapılan üniversitelerde yeri yoktur' diyor.. Bugüne dönersek.. Bir formül bulunmuştu: türbanın üzerine peruk takmak şartıyla okula girebiliyorlardı. Ancak onda da bir garip durum vardı, bir garip duruyordu; garipliği de geçtim bazıları peruğu biraz daha geri çekip türbanını 'resmen' gösterir olmuştu ve benim aklıma hep bir soru gelirdi: "Onlar mı çok akıllı, yoksa bizi mi kör ya da salak sanıyorlar? Kimi aptal yerine koyuyorlar, bizi mi kendilerini mi?".

Ben kimse türban, başörtüsü, vs takmasın demiyorum yanlış anlaşılmasın. Benim de çoğu insanın olduğu gibi başörtüsü takan büyüklerim olmuştur. İşte mesele de burda zaten, başa takılan dini amaçlı başörtüsü mü, siyasi amaçlı türban mı? Eskiden solcular İstanbul Üniversitesi'nde Beyazıt Meydanı'nda gösteri yaptılar mı, kendi ideolojilerini haykırdılar mı polisin ağır müdahaleleriyle karşılaşırlardı.. Geçen tv'de izledim, aynı yerde türbanlılar pankart ve dövizlerle çıkmışlar meydana slogan atıyorlar.. Ve çevrelerinde onlarca polis.. Neden? Onlara müdahale etmek için mi, onlara yapılabilecek olası bir müdahaleyi önlemek için mi? Onlara müdahale etmediler. Öyle ya, Türban yüzünden ülkesini AİHM'e dava eden bir First Lady'miz var, hükümetimiz zaten din yanlısı bilmeyen yok, bunların varlığı ile ileride daha yükselecek seslerine şimdiden alışmalıyız(!) değil mi?! Görürsem söylerim. Esaslı bir icraatını görmediğim muhalefetim de kendince karşı çıkıyor olanlara, ama yetmiyor. Zaten onlar da olmasa hepten yanmışız.. Ama yine de 22 Temmuz'da bu hükümeti bir daha başa getiren bu insanlardı değil mi? Ya da koli koli evine kömür, yiyecek götüren eli mahkum canım insanım! Aziz (Nesin) Abi geliyor aklıma.. Ahh be abim az demişsin sen.. Seni de yakamadılar Madımak'ta; zaten ne kadar işe yarar adam varsa asıp yakmadılar mı? Sen rahat uyu, elbet rejime de ülkesine de sahip çıkacak evlatları vardır bu memleketimin.. Saygı duyarız; ama bir kişi veya gruba alet olmadıysa. Vel'hasılı; geliyor.. Evinden, dini amacından saptı; siyasetiyle geliyor.
Çok mu dokundu? Pardon.

13 Ocak 2008 Pazar

Nathalie Cardone - Che Guevara

İçimden geldi birden.. Hey gidi günler be Dünya, neydin n'ooldun!

12 Ocak 2008 Cumartesi

iyi ki doğdun! :)

Bugün minik(!) kardeşimin[Burak] 17. doğum günü; heepiii börrrtt deeeeeeeey tuuuuuuu yuuuuuuuu! tarzı bi' kutlama değilse de canım kardeşimin varoluşunun kutlandığı (yeni gelen yaşın değil bence) bu güzel günde blogcuğumda ona yer vermek istedim:)) Bazen beni sinir etse de (abi olan anlar) iyi ki var ama yaw; hakkaten her eve lazım türünde bi' insandır kendileri; umarım karnesinde zayıf not getirmez de istediği pc'ye kavuşur, yoksa avucunu yalayacak gibi.. :D Özetle, iyi ki varsın la! :))

4 Ocak 2008 Cuma

finaller bitti; gelsin 1 ay tatil :))

Öncelikle yazıma şu yılbaşı felaketiyle başlamak istiyorum. Hayır hayır, çok iyiydi yılbaşı; arkadaşlarımla süper bi gece geçirdik; ayrıca menü de harika ötesi bi'şeydi üstadım! :D Felaket ise; benim tüm blog alemine yılbaşı hediyesi olarak vereceğim klip'ti.. Amaaaa öyle bildiğiniz kliplerden değil; harbi gülmekten yaran bir yawrucaqtı kahramanımız; ama sanırım o klibin yayınlanmasında sorun yaşanıyor; geri sayıma 2 dk. kala bile onla uğraştım ama başaramadım sayın blog alemi:/ neyse canımız sağolsun diyor ve size o klibi takdim ediyorum.. [sonuna kadar izlenmesi tercih edilir, en son saniyede yüz ifadesine de ayrıca dikkat! unutamayacaksınız!] :D fıkır fıkır çifte teeeeeelllliiii! [ne dediğimi klibi izleyince anlıcaksınız!] :D

Finaller bitti; ve bu sefer delip değil gelip geçti :)) iyi sayılabilecek notlarla kazasız belasız kurtuldum ama en önemlisi 4.ye aldığım bela bir ders vardı: Siyasal Düşünceler Tarihi. Ondan geçtim nihayet! :P Buralardan birazcıq(!) ayrı kaldığımı biliyorum; ve bunun icabına bakıcam (bu gönderme sana triancula! :P) Hepinize sınavlarınızda başarılar; ünv.de olsa, öss de olsa hepsi kol gibi olabiliyor, iyi dileğe ihtiyaç hep vardır! :D