18 Mart 2007 Pazar

vize haftası ve eğitim..

Ahh şu sınavlar.. Bizi sınamanın ve kişilik problemi çeken kompleksli birçok öğretim görevlisi tarafından hakkettiğimizin altında not almamızın yolları değil mi onlar?!.. Eğitim seviyesinin düşüklüğünü okulunuzdaki iki farklı hocayı izleyerek gözlemleyebilirsiniz.. Az sayıdaki kıymetli hocamız, dersleri bizim birikim sağlamamızın yolunu açacak şekilde "gündemdeki olaylar" üzerinden örneklendirmeler yaparak öğretirken; diğer çok sayıdaki kompleksli öğretim görevlisi dersleri bizlere akademik değerde bilgi vermek için değil "işimi yapıp ay sonu bin ytl'imi alayım" bilinciyle giriyor sınıflara.. En azından bize gerçekten bir şeyler katmak isteyen hocalarımızı görüp, ruhunu kaybetmiş - "eğitim" amacını yitirmiş - yaz okuluna öğrenci bırakayım da dersime çok öğrenci (yüzlerce ytl) gelsin de cebimiz biraz para görsün caaanım" (!) diyen insanlar yüzünden eğitimden soğuyanlar kafilesine katılmıyoruz.. Ama gün gelir bu bilinç de yıkılır; işini ciddiye alan, kendini ve öğrencilerini her gün geliştirmeyi amaçlayan hocalar da peyda olur!

11 Mart 2007 Pazar

fuck ur mum hacker!

Ortalama olarak yandakine benzer tipte bi pezevenk wjames_6@hotmail.com msn'imi (hotmailimi) şahsımdan araklamıştır.. Gerekli bir kaç yere bununla ilgilenmesi için ricada bulundum; geri alana kadar sizlere ulaştırdığım yeni msn'imi kullanacağım.. Eski e-postamı ele geçirebilirsem siz dostlarıma haber uçurucam canlarım.. Görüşmek üzere! =/ :)

4 Mart 2007 Pazar

Politika mı?! O da ne??

Bu memlekette, futbol, kadın programları ve özellikle magazine verilen önem aynı heves ve tutkuyla, iç ve dış politikaya verilseydi; inanın hem millet olarak hem de devlet olarak bugün apayrı bir yerde olurduk! "Derin müttefik" sandığımız ABD tarafından maşa niyetine kullanılmaz, Avrupa'nın kapısını bunca yıl aşındırmamıza rağmen sürekli "ertelenmezdik"!(Türkiye, AB'ye ilk müracaatını 1959'da yapmıştı.).

Oysa Türkiye, içinde Amerika Birleşik Devletleri'nin de bulunduğu ve "Avrupa'nın güvenliği" için kurulan NATO'nun çok güçlü bir üyesidir. Avrupa'da gerçekleştirilen hemen bütün uluslararası organizasyonlara yer almaktadır.. (Örnek: UEFA Cup, Eurovision, her iki yılda bir yapılan ve seneye de Avrupa Futbol Şampiyonası-Euro 2008 adını alacak olan, ülkelerin "milli" takımlarının katıldığı futbol turnuvası, vs.). Ama bu katılımlara ve Avrupa'da toprağı bulunmasına rağmen Türkiye, AB içinde çoğu ülke için Avrupalı görülmüyor ve hep "ertelenen" oluyor.

Gerçi bana sorarsanız Doğu'da Japonya, Rusya ve özellikle ABD'nin potansiyel bir güç olarak çekindiği Çin ile oluşturulacak bir "birlik", AB'den çok daha değerli bir seçenektir. Ama biz hala onun-bunun kapısını aşındıryoruz boş yere ve yaklaşık yarım yüzyıldır! Tabi ki yukarıda saydığım koşullar değişik olsaydı, apolitik bir nesil(gençlik) olunmasaydı bu gerçekler görülebilirdi. Yani arayış içinde değil, aranılan olurduk! Peki neden devletler, Türkiye'yi sadece yanında tutup içlerine almıyorlar? Çünkü Türkiye tam anlamıyla demokratik değil; çünkü Türkiye yüzbinlerce evladını katleden PKK ile mücadelede bile ABD'li koordinatörlerle işbirliği yapacak kadar dışa bağımlı!

Evet, Türkiye'de demokrasi yok, peki neden? Bugünkü tablonun mimarları, T.C. Başbakanı'nı bile asmış (Adnan Menderes-27 mayıs 1960 darbesi), 70'lerde yükselen kardeş kavgasının üst seviyeye ulaşmasını bekleyip bu aşamada devreye girerek onlarca solcuyu ipe götüren; hatta asabilmek için yaşı tutmayan birinin yaşını mahkeme kararıyla büyüten bir darbeci zihniyetin piyonlarıdır! (Erdal Eren, 17 yaşındaydı; mahkeme kararı ile 18 yaşında gösterilip asıldı.). Kitaplar yakılarak, insanlar asılarak bir nesil politikadan-siyasetten uzaklaştırıldı; eskiden her sokak köşesinde üç beş genç birlikte oturduğunda Türkiye ve dünyadaki gelişmeler üzerine sohbet ederken şimdi onların oğulları iddaa oynayıp kolay yoldan para kazanmaya çalışan, "üretmeyen" bir neslin bireyleri oldular.. "Futbol, magazin.." diye diye her günü aynı, haftanın yedi günü her akşam farklı bir dizinin müdavimi olan bir nesil..
Geçenlerde bir arkadaşla oturduk sohbet ediyoruz.. Çocuk, kız arkadaşına dönüp diyor ki: "hayatım, aslında biraz para olacak hemen döviz alacaksın, dolar yakında yükselir!". Şu tabloya bakar mısınız?! Ne kadar sığ düşündüğünü görebiliyor musunuz?! Düşüşe geçen dolar ya da diğer döviz birimine yatırım yapmak, dövize yönelmek neyi getirir?: onun değerinin yükselmesini; çünkü ona olan talep artacaktır.. Ve unutulmamalıdır ki bizim ekonomimiz maalesef "dövize bağımlı"/"dövizdeki gelişmelere bağımlı" bir ekonomidir.. Dövizin değeri fırladığında bizim paramız ve dolayısıyla ekonomimiz değer kaybedecektir! Çocuğa bunları anlattım ve hiçbir şey söyleyemedi; çünkü gerçeği gördü.. Ve bunu bir üniversite öğrencisi yapıyor, sokaktaki adam ne yapsın?! İşte bu şekilde ekonomi geriliyor, istihdam sağlanamıyor, dolayısıyla ülkemiz gelişemiyor! Dışa bağımlılık artıyor ve "güçlü" olunamıyor!

İşte bunların hepsi, halkın iç ve dış politikayı, ekonomi politikasını tanımaması, bilmemesi; bizi kimlerin yönetmesi gerektiğini bilmemesi, kime oy vermesi gerektiği duygusallıktan arınıp mantıkla seçememesi, bunu sonucunda da kadrolaşmaların yaşanması, belli zümrenin kazandığı, çoğumuzun kaybederek yaşadığı bir hayatın olması sonucunu doğurmaktadır!

Ufkumuzu geniş tutalım, sığ düşünmeyelim, günü kaçırmadığımız gibi geleceği de -satranç tahtasındaki hamleler gibi- adım adım hesaplayarak yaşayalım! Apolitik olmayalım! Söz dinleyen değil, söz sahibi olalım!!
hepinize iyi bir hafta diliyorum.

1 Mart 2007 Perşembe

BLog yaSta!

Ewet.. Dün gece - daha doğrusu gece yarısından sonra- 00:50 sularında 1.5 yıldır her sabah "günaydın" dediğim, İstanbul'dan Sakarya'ya - Sakarya'dan İstanbul'a giderken bile yanımdan ayırmadığım, çok sevdiğim beta cinsi balığım Ernesto yapılan tüm tıbbi müdahalelere rağmen kurtarılamayarak hayatını kaybetmiştir.. Çok ama çok büyük bir kayıptır! Canım oğlum son günlerde bayaa durgundu ve bu gidişin hayra alamet olmadığını sezmiştim.. :/ Artık çalışma masamda fanusuna, evine parmağımı her tıklatığımda daha süratli yüzen oğlum Ernesto, yok.. Onun, ismini aldığı Ernesto Che Guevara gibi ne yaşadığı hayatı diğerleriyle aynıydı; ne de ölümü.. Normalde balıklar öldükten sonra suyun yüzeyine çıkar ve yan döner.. Oysa Ernesto'nun cansız bedeni suyun dibinde kalıverdi.. Öyle ya devrim savunucularının kendileri gibi isimlerini alan diğer canlılar da onların bu yüce özelliklerini benliklerinde hissediyor olmalılar.. Doğan eninde sonunda ölür! Ama Ernesto'nun gidişi çok kötü oldu, çok..