26 Aralık 2007 Çarşamba

okulu bitirmek ya da deveye kuğu balesi öğretmek

Uvv gerçekten ne kadar olmuş yazmayalı yaw.. :)) Özlemişim walla; ama şu var: zamanı yettiremiyorum bazen, şuna buna koşturayım ya da evde oturayım derken nedense buraya uğrayamadım bi' türlü.. Neyse kamuoyuna özür kısmından sonra başlığımızın ve konumuzun ne olduğunu öğrenelim..
Bildiğiniz gibi soldansay, 2003 yılında başladı Sakarya'daki öğrenimine.. Okulun ilk yılında hazırlık sınıfını okumak üzere Rosem Yabancı Diller Bölümü'ne (binasında) kayıt yaptırdı ve orada süper 1 yıl geçirdi.. Tabi o zamanlar o 1 yılın daha sonra kendisine geçireceğinden haberi yoktu. (bkz: müstehcen kelimeler) Süperdi; çünkü sabah 08:30 - 11:30 arası bir saat teorik, bir saat pc'de uygulamalı olarak pratik yapıyorduk ve günün geri kalan tüm saatleri bizimdi; ps2, bilardo, tavla, vs... :F Hazırlık böyle geçti; sonra İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi'ndeki yerimizi aldık.. Yalnız sorunsuz geçen 1. sınıfın ardından, 2. sınıfta 3'e geçme problemi belimizi büktü çoğu insan gibi.. Bir dönemle kurtarırım dediim olay 2. dönemi de yedi ve okul 1 yıl uzamış oldu.. Yani okul seneye bitecek ama bazı hocaların varlığı ile bu çok zor görünüyor.. Efendim?! Evet evet, "zor diye bir şey yoktur; imkansız sadece zaman alır" di mi? görebiliyorum.. :D

Sakarya Üniversitesi'nin öğretim elemanları gerçekten kaliteli şimdi yalan yok; yalnız içlerinden bazılarının(!) "yazın arabayı yenilicem baba" tarzı fikirlere kapılması sonucu çok sayıda öğrenci ya dehşet zor sorularla gümlüo sınavlarda ya da başka bir formül bulunuyor.. Bir keresinde bir hocanın sınıfta, dişlerini sıkarak bize "görüceksiniz; satır aralarından sorucam size" dediğini hatırlıyorum! (hocanın dersinden bu sefer geçmeyi umuyorum; 3.ye alanlardanım). Yani bu zamanda okulu bitirmek zor üstadım; tek derse kalıcam korkusu, bitirme tezi, vs derken sancı dolu bir hal alıyorsunuz, benim o sancıları çekmeme de az kaldı şükür.. Allah'tan birkaç hak yemez ve yedirtmez hocamız var da öğrencilere biraz olsun destek olabiliyor; yoksa okulu bitirmek, deveye kuğu balesi öğretmekten zor üstad.

9 Ekim 2007 Salı

9 Ekim 2007 ve Türkiye

Bugün blogun konusu tavla ve satrancın tarihsel geçmişi ve Türkiye'deki etki alanları olacaktı. Ama malesef bilindiği üzere Türkiye'de gündem her gün ve gün içerisinde hızla değişiyor, buna kayısız kalamaz ve altını çize çize değinmek gerekirdi.. O yüzden bugünün tarihsel önemine bir bakalım..
Dün Şırnak'ın Gabar Dağı'nda 13 askerini kaybeden büyük Türk Ordusu ve Türkiye halkı, teröre her zamankinden daha farklı ve sesi daha gür tepki verdi. Bu Türkiye Halkı tabiri benim çok hoşuma gidiyor; her kesimi kucakladığı için sanırım; ama tabi Türk Milleti tabirinin de ayrı bir yeri vardır onu da belirteyim.. Dün Türkçe ve Kürtçe ağıtlar birlikte yakıldı; aynı acı yaşandı, Türkiye'de sen şusun - ben buyum diyerek insanların ayrılmaya çalışıldığı bir dönemde halkın aslında aynı coğrafyada yaşayan tek ulus olduğu gerçeği, düşünsel ve etnik farklılığın önüne geçti. Teröre karşı halkın tepkisi hep vardı da, devletin organları arasındaki iletişimsizlik(!) ilk defa bugün giderildi; öyle ki Terörle Mücadele Yüksek Kurulu acil toplandı ve kritik bir karar alındı. Devletin sivil ve askeri kanadı biraraya gelerek Kuzey Irak'a bir sınır ötesi operasyon için gerekli siyasi, ekonomik, vs. gibi yetkilerin orduya verildiği kararı çıktı. Elbette bunun için bir Tezkere (siyasi anlamda tezkere: devletin sınır dışında gerçekleştireceği bir durum, operasyon ya da -bir nevi- politika için Meclis'in izninin belirtildiği yazılı belge) hazırlanacak, devlet adına savaş ve barış konularında karar verici merci olan TBMM'de bu tezkere oylanacak; kabul gördüğü takdirde Kabine operasyon için orduyu görevlendirecek. Bu trafiğin sonuçlanması minimum 4-5 gün sürer; yani arada bayram da olacağı için hem bu trafik için; hem de dış faktörler için birşeyleri(!) düşünmek için zaman olacak demektir.

Bir keresinde Hürriyet'te okumuştum; Mesud Barzani'nin Türk Ordusu'nu uydudan dinlediği iddia ediliyordu.. Bunu duyduğumda teknolojinin her şartta herkes için yararlı olmayacağı fikrini onaylamış ve gerçekten irkilmiştim. Çünkü eğer bunu yapabiliyorsa ve iddia edildiği gibi söz konusu terör örgütüne yardım ve yataklık yapıyorsa -aksini kesinlikle düşünmüyorum; yaptıkları beyanlar ortada- ordunun planlarını bilir ve örgüte haber verirse Kuzey Irak'tan oranın artık neyi meşhursa alır döneriz! Bu konu çok önemli ama dinleme iddiasına pek inanmıyorum ben; binaların, vs. bile dinlenmesin diye özel önlemler alındığı bir dönemde yaşıyoruz ve bahsettiğimiz sağlam temelleri olan büyük bir devlet: Türkiye. Bu adamlar (Mesud Barzani ve Celal Talabani) daha düne kadar Saddam Hüseyin'den tırsan, Türkiye'nin verdiği kırmızı pasaportla dolaşan, Turgut Özal'a "Siz bizim babamızsınız" diyen dönemin bilmem neleri değil miydiler?! Şimdi ABD ve -dolayısıyla- bölgede İsrail'i kendine güvence gören bunlar; çoğu kez Türkiye'yi tehdit eden, "Siz Kuzey Irak'a girerseniz biz de Diyarbakır'a gireriz" gibi ütopik cümleler kuranlar oldular. Ütopik diyorum çünkü, her ne kadar artık dünyada savaşlar salt cehpe savaşı halinde olmasa da, askeri teknoloji ve silahlar gelişmişse de Türkiye'nin yapısında bulunan genetik bir şey var.. Her şeyden önce gerçekten çok güçlü ve askeri bakımdan yetenekli bir orduya sahip; bu tüm dünyanın takdir ettiği, barış güçlerinde bizi kullandığı bir realite. Bu kullananların sözde soykırımı tanımakta, bizim sorunlarımızda ve terörde bizim gösterdiğimiz iyi niyeti göstermedikleri aşikardır ki; devlet olarak bu konuda bizi yetersiz görüyorum. Şu trafik bi işlesin, bakalım dünyada ve bölgede (Ortadoğu) ne etki yaratacak; gerçi Irak Ankara Büyükelçisi'nin açıklamaları bu adımın bile üzerlerinde nasıl bir korku ve panik yarattığının açık örneğidir. Sakın bunu uçuk bir fikir ya da yorum olarak algılamayın; daha düne kadar teröre yönelik Türkiye'de imzaladıkları işbirliği mutabakatını feshettiklerini ve bu kararlarından vazgeçtiğini açıklayan Irak Yönetimi, bu söz konusu açıklamalarında " Bizim hükümetimiz terör anlaşması konusunda samimi ve çok isteklidir” demek durumunda kalmıştır. Tam 9 yıl önce 9 Ekim 1998'de Süleyman Demirel başkanlığında toplanan Terörle Mücadele Yüksek Kurulu'ndan Suriye'nin vermediği Apo lakaplı eşkıyanın teslimi konusunda oldukça sert bir tavır çıkmış ve ABD'nin de Türkiye'ye açık destek vermesiyle (ortak askeri tatbikat bile yapmışlardı - tabi burda yine çıkarcı ABD görülüyor, Suriye ile düşmandılar), Suriye Apo'yu sınır dışı etmişti.







Yine buna benzer bir tablo var bugün; ama şartlar değişik bu sefer.. Irak'a demokrasi(!) getirmek için giren ABD orada; Kuzey Irak'a girildiğinde peşmerge ile birlikte belki de ABD askeri de karşımıza çıkacaktır.. Onu zaman gösterir ama bu işler o kadar da kolay değil.. Devletler uluslararası alandaki ilişkilerini satranc tahtasındaki taşlar gibi hamle hamle hesaplamak durumundadır.. İşte bu yüzden önümüzdeki şu 1 hafta Türkiye ve Ortadoğu açısından son derece önemlidir. Durumun ciddiyetinin farkında olmalı, fevri davranmamalı ve uluslararası arenada müttefik kazanarak ve bu işi legal temele dayandırarak halletmelidir. Bu konuda yalnız olursak ileriyi pek iyi görmüyorum; Karaoğlan(Bülent Ecevit)'ın cesur adımlarıyla Kıbrıs'a girdiği şartlardan çok farklı bir konjektürel durum söz konusu.. O topraklara bizden önce girmiş; günümüzün -bana göre- tek kutuplu dünya düzeninin, piramidin en üstündeki devlet (ABD) orada.. Terör çözülmeli; operasyonsa operasyon, ya da başka şey ne ise muhakkak çözülmeli bu iş.. Ama yine de büyük devletlere yakışan, gücünün ve şartların ışığında gerçekçi politikalar geliştirmektir. Umarım minimum zarar ve maksimum fayda ile (terörün bitirilmesi konusunda) pozitif politikalarla, cesur ama fevri olmayan adımlarla 20 yıllık bu kanlı süreç sona erer! Çünkü gerçekten yetti artık.. [edit: Bu üzücü olay dolayısıyla yarın (ustalara saygı günü) burada klip olmayacak]
soldansay

3 Ekim 2007 Çarşamba

Ustalara Saygı - No.2

Ve yine çarşamba ve Ustalara Saygı kuşağında 2 numara, 20 yılı aşkın bir müzik birikimi ve geçmişi olan "kutsal" bir grup daha; Bulutsuzluk Özlemi bizlerle.. (: Şimdi birçoğunuz Sözlerimi Geri Alamam’ı biraz 'bilindik' bulabilirsiniz; ama biz değil miydik Rock dinlemeye bu parçalarla başlayan, Bulutsuzluk Özlemi, Mavi Sakal dinleyerek dalan bu rüyaya.. (: Evet evet öyle; işte bu biraz vefa duygusu, biraz da eskimeyen o şaheseri yad etme isteğiyle burada buluştuk iki eski dost gibi.. Görebileceğiniz gibi konuğumuz olan klip Bulutsuzluk Özlemi’nin 20. Yıl Konserinden alınmıştır; sanırım onlarcasının içinden bu klibi seçmemin nedeni biraz da bu yıllanmış kutsal insanların anıldığı o özel güne götürmek istemem sizleri.. Hayalimdeki bekarlığa veda partisi de böyle olacak bi’ 8-9 yıl sonra; tüm sevdiğim dostlarım, eşim olacak insan, bir sahne, sınırlı (sapıtmamak adına :P) alkol ve dostlarımla yaratacağımız eşsiz canlı müzik, hep bir ağızdan söylenen hayatı gaza getiren şarkılar ve gelecekteki hayatımızın ilk günü.. :) Bu konuya da nerden girdiysem :P Sanırım yazarken kaptırıyorum kendimi böyle, heheh.. (: Şebnem Ferah ablamıza da sonsuz teşekkürler eşliğinden dolayı, bu da Nejat Usta ve arkadaşlarının yanında ekstra bi’ güzellik oldu sanırım.. (: Hayata, “her şeye rağmen yaşamaya değer ulan seni hayat! :P” dedirten bu güzel parçayla sizleri baş başa bırakıp hepinize iyi bir gün, hafta, ay, yıl diliyorum! (:

2 Ekim 2007 Salı

Uçurtma

Ne kadar zaman oldu uçurtma uçurmayalı, hayatın getirdiği sıkıntılarla ve güzelliklerle uğraşırken, yaşarken uzaklaştığımız; olgunluğun ve yetişkin hayatın bizden çaldığı zamanlarda vakit ayırmadığımız, insana çocukluğunu hatırlatan ama yaşı olmayan o güzel uçurtma.. Küçüklüğümüzde bize devasa gelen; ama mantıklı baktığımızda da yadsınamayacak büyüklükte bir ara bahçemiz vardı; içinde erik, ayva, incir ağaçlarının olduğu; hatta ailemin mısır, domates, dolmalık biber bile ektiği o büyük bahçe.. Çocukken arkadaşlarla yaptığımız piknikleri hatırlamaya çalışırsam bugüne lanet edebilirim :P Orta büyüklükte bir örtü sererdik toprağa; tüm arkadaşlar ayakkabılarımızdan kurtulur örtünün içerisine otururduk; sanki tüm dünya, o örtünün sınırları kadardı bizim için.. Dışarı çıkan ya karıncaların istilasına uğrayacaktı, ya da 'biz'den kopacaktı, komik ama çok tatlıydı.. :P Uçurtmalarımızı kah beraber yaptığımız olmuştur; kah evde annemiz-babamızla.. Ama şu bir gerçek ki; hayatta da olduğu gibi, uçurtmada dengeyi sağlamak çok zordu.. Hani şu uçurtmanın tam ortasından geçirilen ipin dengesi, uçurtmanın dengeli uçmasını sağlayan o ip.. O zamanlarda da denge, bizim elimizdeymiş; tıpkı şimdilerde de olduğu gibi! (: Hep özleriz çocukluğumuzu.. -kimi insanlar bunu olgunlaşamamak olduğunu söyleyip kendileri de özlese de-.. Aklıma gelenler arasında ALF, Kara Şimşek, Tusubasa, Süper Baba gibi diziler; eski Tombi, Leblebi Tozu, Sulugöz (sakız - ekşimsi olsa da gözlerimi hiç yaşartamadı - hala var) ve şimdi aklıma gelmeyen birçok tat.. Güzeldi, yaşlı insanların "nerede o eski İstanbul" demeleri gibi birşey sanırım bu da.. Ama üzülmeden, yüz gülümseten bir özlemle anmak o güzel günleri, o güzel uçurtmayı..

28 Eylül 2007 Cuma

Sobe 187

Sobelendiğimde "aman tanrım n'oluo lan, ne sobesi ben bişey yapmadım!" diye bi panik yaptıysam da bunun -amacını idrak edemememe rağmen- ne olduğunu anladım. Elinizdeki kitabın 187. sayfasını açıp sayfanın en başındaki ilk cümleyi buraya aktarıp paylaşıyorsunuz. Ama önce 187 sayfaya sahip bir kitap bulmanız gerekiyor; zira kitapların çoğu bu sayfa sayısına ulaşmadan bitirilip raflarda alıcı bulmak için beklemekte. Keza benim kitaplarım genelde tarih ve uluslararası ilişkilerle ilgili olduğu için sobeye uygun kitap bulmak için de baya bi çaba gösterdim onu da buradan belirtelim.. :P triancula bey sobelemiş bizi, görevimizi ifa edelim efendim:

"Düşündeki ses şimdi avcunda kıpır kıpırdı.."

Gizli Özne - Sadık YALSIZUÇANLAR

Triancula umutsuzdu gerçi, sobelediğinde belirtmiş; umarım bundan sonra soldansay'a güvenmek gerektiğini anlamışsınızdır efendim.. :P Herkese güzel bir gün diliyorum. (:

26 Eylül 2007 Çarşamba

Ustalara Saygı - No.1

Bundan böyle her çarşamba Ustalara Saygı Günü olacak. Bu hafta yıllanmış şaraptan da değerli, daha asil ve hayata tat katan bir grup, MFÖ bizlerle. ‘Tam Ortasındayım’, No Problem adlı albümlerindeki -bana göre- en anlamlı, en 'zamansız' şarkıdır. 'Zamansız' diyorum çünkü; -hani bazı zamanlarda, bazı ruh hallerinde (neşe-hüzün-vs) aranan şarkılar vardır- bu onlardan çok farklı, onların gerçek anlamda 'tam ortasında'! Öyle ki dinlediğinizde sizi gündelikler sıkıntılardan -malesef- kısa bi’ süreliğine de olsa alıp derin bir huzura kavuşturabilir. Hayata dair ne varsa işlenmiş metninde; hayatta sabırla her şeyin çözülebileceği, tasarlanan - hedef edinen her şeyin aslında bir yenisine giden yol olduğu, daima var olmuş ve var olan sevme-sevilme ihtiyacına ve en nihayetinde sonsuz bir 'öğrenme' eylemine yapılan vurgu.. Karşınızdakini öğrenmeye olan mecburiyetiniz, en kötü koşullarda bile yılmadan, vazgeçmeden kısır bir döngüyü andıran bu hayatta hep yeni ve yeniden karşımıza çıkan bu 'oyun'u öğrenmeye, o oyunla yaşamayı öğrenmeye olan zorunluluğumuza olan farkındalıklarını harika dile getirmiş ve notalara dökmüşler.. Umarım grup üyelerinden biri vefat etmeden konserlerine gitme ve onları canlı izleyebilme onurunu yaşayabilirim; aslında –geçen aydı sanırım- Kuruçeşme Arena’daki konserlerine 2 adet biletim vardı ama bir ‘sebep’ten dolayı gitmeyip arkadaşıma vermiştim biletleri.. (eroy iyi bilir bu biletlerin nerden geldiğini :P) Neyse deyip bi’ toparlayalım; Türkiye’nin en önemli ve köklü grubu olan, tüm şarkı söz ve müziklerini kendi üreten ve 1966’dan beri (Özkan Uğur 1970’te katılacak) Türk insanının gönlünde taht kurmuş bu güzel insanlar ve müziği karşısında saygıyla eğiliyoruz efendim.. Herkese güzel bir gün dilerim. (:

24 Eylül 2007 Pazartesi

Nerede Kalmıştık?

Evet nihayet staj bitti ve blog'a geri dönmüş bulunmaktayım. Kesintisiz soldansay'maya başlayabiliriz! :)
Staj ve sonrası
İlk gün ayaklarım geri geri gidiyordu şirkete giderken, ciddi hayatla ilk kez karşı karşıya gelmek gibi bir şeydi bu benim için. İlk günden itibaren harika ötesi bir ortamda çalışma imkanı buldum, belki de ileride yaşayacağım ofis ortamını tattım diyebilirim. O ilk günü çok iyi hatırlıyorum: 6 Ağustos 07 - Pazartesi, saat 08:55.. Şirket binasına girdim, 2. kata çıkıp 45 gün çalışacağım şirketin kapısına yavaş yavaş ilerliyordum. Sanki o an için hayat bir film karesiydi ve arka fonda o anı anlatan bir müzik olmalıydı; ama yoktu! Garip bir duygu vardı; hafif bir karın ağrısı (korku kaynaklı sanırım :P), heves ve merak dolu bir tedirginlik.. Tanışma faslından sonra bana bir masa gösterdiler; diğer ofis çalışanlarınınkinden bir tane.. Ama ilk gün beni en çok güldüren, ofisteki masa dağılımının Avrupa Yakası'ndakinin neredeyse aynı olması, hatta idari müdürün odasının -abartmıyorum- aynısı olmasıydı, hem de aralarına parmak sokulup dışarı görebildiğiniz güneşliklerle donatılmış ve köşede duruyordu, aynı Burhan Altıntop karakterinde olduğu gibi! :P Neyse bu bölümü fazla uzatmadan toparlayalım. Verimli olduğuna inandığım ve oradaki insanların da benimle aynı fikirde olduğunu düşündüğüm (100 Başarı Puanı üzerinden 100 tam puan almam bunu gösteriyor sanırım :P -bu arada ilk tam puanı alan benmişim, bunu söylediklerinde kendimi bi b.k sanmıştım :F) bir stajın ardından özlediğim okuluma ve blog'uma dönmenin sevinci içindeyim daa ne diim.. :)
Blog'a ve okula dönüş
1 yıl kayıpla da olsa bir üst sınıfa geçmenin huzurunu hissetmek harika bir duygu.. Kayıp 1 yıl ama ondan da önemli bir kayıp vardı bu yaz benim için; bahsettiğim kayıp bir acı ve mutluluğun birlikteliği ve fikirlerimde ve duygularımdaki bazı -benim açımdan- olumlu değişikliklerdi.. Fark ettim ki bu yaz, kişiliğimde bir kırılma noktasıymış.. Bazı gerçekliklerin farkına varmama, hayatıma doğru (daha doğrusu mantıklı) bakamamama neden olan o tozpembe gözlüğü çıkarmama neden olmuş; başka kışların önüne geçebilmek adına bir vesileymiş. Ama yine de; ne yaşadığıma üzülüyorum geriye bakıp; ne de güzellikleri unutuyorum salt geleceği düşünüp.. İnsanın duygularını kontrol edebilmesi harika bir duyguymuş.. :)
25 Eylül
Bu gece (00:00), hayatımın 23. Sezon Finali! :) 24'e uzanıyorum ve fark ediyorum ki kocaman adam(!) olmuşum, ahahaha :P Oysa daha dün gibiydi ilkokula kayıt oluşum, -dönemin Okul Aile Birliği Başkanı- annemin yanında kayıtta rastladığım ve beğendiğim kızı, cebren ve hile ile(!) benim sınıfıma kaydettirmem! (sanki bi b.k yiyebildim, ahaha 7 yaşındaydık abi :P)... "Yıllar insanın başını döndürüyor, yaş şu kadar yolun yarısı" muhabbeti yapmak istemiyorum ama gerçekten insan bi' tuhaf oluyor üstadım.. ;) Aslında planım, evde 1 şişe şarap, bol miktarda cips-çerez ve film seyretmek olacaktı ama doğum günümü ramazan vurduğu için şarap olayı yalan oldu; onun yerini kola alır sanırım :S ama yine de üzülmeye gerek yok, her halükarda show must go on! :P
Mekanıma döndüğüm için çok mutluyum, manifesto'da da belirttiğim gibi soldansay, hissettiği ve inandığı gibi yazmaya ve varolmaya devam edecektir, herkese yeniden merhaba! :P

28 Ağustos 2007 Salı

blog arası

Malesef blog'a ara vermek durumundayım.. Staj tatlı yorgunlukla birlikte malesef zaman kısıtlaması da getiriyor bana. Artık vakit buldukça yazabilicem; Sakarya'ya döndüğümde günü gününe yardırmaya devam! :) Doğum günüm de yaklaşıyor, o gün evimde bol cipsle beraber şarap olayına girmeyi planlıyorum, buna güzel bir film de eşlik edebilirim sanırım.. Bu konuya da birden ne diye girdim annamadım ya neyse. (: Dediğim gibi: blog'a kısa bir ara..
görüşmek üzere..

23 Ağustos 2007 Perşembe

diyet

uzun zamandır farkındayım, artık diyet yapmalıyım! Ve bunu sadece ve sadece kendim için yapmalıyım.. farkındayım ama n'apiim yemek yemek benim için -yemek yapmanın olduğu gibi- bir sanat; harika bir duygu! :) Ama artık dur demenin zamanı geldi de baya da geçti açıkçası.. Aslında bir keresinde isot'un sayesinde haftada 2 kilo vererek (2 haftada 4 kilo verdim) kendimi aştım; kendimi aştığımı da 3. haftaya girerken anladım ve oyunbozanlık yaptım ahahahaa! :P x 666! Ama dedim ya artık başarmalıyım şu diyet işini, yanına da biraz spor serpiştirdim mi (la yemek tarifi gibi oldu, bak ama şimdi yaaa:D) sanırım kurtulabilirim yaklaşık bi 10 kilodan.. İlk hedefte bu var.. Benim asıl anlamadığım (aslında kızdığım) bu diyet programlarını hazırlayanların ya incecik bele sahip ablaların ya da sağlıklı yaşadığından övünerek bahseden ama aslında otlayan abilerin olmasıydı.. La bi tanesi de şişman olsun, "ben beceremedim bari insanlara yardımcı olayım" diyen bir insan evladı olsun yaw!.. ama yok kardeşim, yok işte hepsi aynı.. Alışmışlar anasını satayım yeşillik yemeye sonra "kebaptan, mantıdan uzak durmak şart" demek elbette kolay gelecektir.. :P hehe işin şakası bir yana, artık nazi kampı mı derim yoksa gayya kuyusu mu bilmiyorum ama bildiğim tek şey artık şişman (aslında fazla kilolu :P) olmaktan sıkıldım, baya uzun bir süre (2001-2007) şişman olarak bu konuda miyonumu tamamladığıma inanıyorum! :) Kararlılığımdan birşey kaybetmeden önce isot'un sonra da bir diyetisyenin kapısını çalmak bu yolda atacağım ilk adım olacak; kendim ayarlamaya çalışsam kesin kaçamak yaparım bu işin sonu gelmez! :P Beni, birşeyi yapmaya zorlayan bi' mekanizma lazım, o mekanizma da sanırım diyetisyen olacak.. Sakarya'daki evimde (annemin güzel yemeklerinden uzakta) daha kolay olacak diye düşünüyorum aslında, kısmet! :D

19 Ağustos 2007 Pazar

manifesto

bu akşam biraz yorgunum, o yüzden bu akşamlık kısa bi yazı yazmak istiyorum. geçenlerde de aklıma gelen bir şey: bu blog neden var? İki yıl önce yıllanmış dostum oky tarafından bu konuda ilk bilgileri almıştım, way be iki yıl olmuş, belki de daha fazla.. tabi o zamanlar bu kadar düzenli bir halde değildi; bu isimde bile değildi.. O zamanlardan beri, soldansay'ın amacı asla 'en çok ziyaret edilen, dışarıda belirtilen takdirlerin yorum (fucktore) olarak burada bulunması, vs.' olmadı. :) Hatta eskiden de, buradaki yeni yazıldığı bilinen bir yazı ertelenirken, bir başka blogger'ın yazıları kaçırılmazdı.. yani bu tür şeylere alışık olan soldansay'ın hiçbir zaman bu konuya ilişkin derdi olmamıştır.. O yüzden bu blog'un varoluş sebebinin buraya taşınmasını istedim.. İsteği; fikirlerinin, beğenilerinin, görüşlerinin, vs. blog vasıtasıyla 'kalıcı' kalması, paylaşılması olan soldansay, hiç durmadan kaldığı yerden hayata ve blog'unu yazmaya devam edecektir. İçimdeki bu düşüncenin de önemli olduğunu, bazı kesimlerce yanlış duygular içinde (kıskançlık, çekememezlik, vs.) olduğum sanılmasın diye paylaşmaya değer olduğunu düşündüm.. herkese beğendiği 'şey'le mutluluklar! :)
soldansay

8 Temmuz 2007 Pazar

Benmişim - nev

daha iyi yazılamazdı herhalde bu sözler, bu melodi.. anlatır içimdeki iki erdem'i.. (:

2 Temmuz 2007 Pazartesi

KutsaL 4'Lü..

Blog'umda bugüne kadar anlattığım insan/insanlar, olay ya da ideolojik vak-adan ayrı olarak hayatımda bugüne kadar en özel olan arkadaş grubuna, "Kutsal 4'lü"ye yer vermek istiyorum bugün..

Fotoğrafta en sol'daki kardeşimin adı Çakır (barış çakır).. Anadolu Lisesi'ni bitirdikten sonra 2 kez ÖSS denen sınayıcı sınava girdi; ortalama iyi bi' puan almasına karşın puanı Mimarlık Bölümüne yetmiyordu.. O da bu kalitesiz sisteme daha fazla katlanmadı ve Almanya'ya gitti.. Gittiğinde sanıyorum çok iyi bi' almancası yoktu; "hallo, ich bin Çakır" derdi heralde! :] Şinciq sağlam bi dil yaptı işte, 1 yılı aşkın bi süredir orada; kendisini bayaa bi özletti kerata ama öğrenimi için orda die 4'lüyü bozmasına bi b.k diyemioruz :F Çakır'ı tanımlamak gerekirse şöyle derim sanırım: Anarşist, ateist, hayat dolu, resimde olduğu gibi hayatın hep sol'unda yer alan en sevdiğim 3 kardeşimden biri!!

Gelelim Spike'a (barış can yıldırımer).. Fotoğrafta benim sağımda duran kardeşime.. Onunlaaaaa, 2005'e girerken kutladıımız yılbaşında tanıştım.. Çakır'ı ve (birazdan anlatacağım) Serhat'ı tanıodum zaten, birlikte Taxim'de yılbaşını kutlayacaktık, Spike da gelmişti.. Hiç unutmuorum herkesin birası ayrıydı; ben tabi hayvanlıq yapıp hepsini devirdim bi baktım "nevale" kalmamış :D Spike kendi Carlsberg'lerinden ikram etmişti, alkol sınırı biraz daha geçilmişti yani :) Ahan da budur dedim, yaşasın komünal yaşam! Devirdim biraları! :D Sonra oraya buraya gidip eğlenmiştik, Odakule'nin orda oturup gitar çalmıştık; çok güzel bi geceydi.. O da şu an İst. Yıldızteknik Üniversitesi - Jeodezi Müh. Bölümü'nde ikamet etmekte(!).. Spike'ı tanımlamak gerekirse şöyle derim sanırım: Liberalist, hayatının kadınını bi türlü bulamadığı için aşka inanmayan, sevip sevilen insanlara bi' anlam veremeyen ama aslında çok sağlam ve harika bi' insan, en sevdiğim 3 kardeşimden biri!!

Ve Serhat'ımız (serhat topçu).. :) Bana cüsse olarak en yakın, "yaşasın yemek yemek" gibi zehirli bir sloganı birbirimize iyi bir şeymiş gibi empoze ettiğimiz kardeşim.. :D Fotoğrafın en sağındaki iri adam.. Onla nasıl tanıştığımızı onun anlattığı kadarıyla hatırlıorum sanki.. İlk Çakır biraraya getirdi bizi, onu ilk gördüğümde ters ters bakmışım öle dio; ama o da benden pek hoşlanmamış zaten! :D Sonra hatırlamıyorum ama bizi yola getiren şeyin, ilk muhabbetmizin "yemek" olduğunu varsaymak hiç de zor değil galiba!! :D :D Şu an İstanbul Üniversitesi - Matematik Bölümü'nde okuyan bu şişkoyu tanımlamak gerekirse şöyle derim sanırım: tavla üstadım, yemek konusunda yeryüzünde bana en yakın ve bu konuda beni uyarmayan hep yanımda olan tek insan, en sevdiğim 3 kardeşimden bir diğeri!! :) :)

Evet "kardeşlerim"! Sizleri buraya taşımak, sizinle ne kadar mutlu ve kendim olduğumu ölümsüz kılmak harikaydı! Hiç ayrılmamak dileğiyle, çaw dostlarım!!
soldansay

17 Haziran 2007 Pazar

paylaşmaya değer dizeler...

Melali anlamayan nesle aşina değiliz.
Sana yalnız bir ince taze kadın
Bana yalnızca eski bir budala
Diyen bugünkü beşer,
Bu sefil iştiha, bu kirli nazar,
Bulamaz sende, bende bir ma'na...


Ahmet HAŞİM

4 Haziran 2007 Pazartesi

Cem KARACA-Deniz Üstü Köpürür

Ne diyebilirim ki, bu video-klibi buraya taşımaktaki amacım -nitelikli, fikirlerini korkmadan haykıran bir nesle olan özlemimi dile getirmek-tir! Kaç kişi kaldı ki zaten?

CEM KARACA (1945 - 2004)
5 Nisan 1945 yılında Istanbul'da doğdu. Tiyatro sanatçıları Toto- Mehmet Karaca'nın tek çocuğu olarak kulislerde büyüdü. 5 yaşında annesi ve teyzesinin etkisiyle şarkı söylemeye başladı. Cem Karaca’nın sesini ilk keşfeden annesi Toto Karaca oldu.

Robert ve Kültür Koleji’nde öğrenim gördü. Müzik hayatına amatör olarak "Dinamikler" ve "Jaguarlar" adlı müzik gruplarında başladı, profesyonel olarak 1967 yılında Mehmet Soyarslan, Tümay Yalçınkaya, Timur Fildişi ve Ahmet Tuzcuoğlu ile birlikte "Apaşlar" grubunu kurdu. Aynı yıl Apaşlar, Altın Mikrofon Yarışması’nda, sözlerin Erzurumlu Emrah'a ait olduğu ve Cem Karaca’nın müziklediği "Emrah" adlı besteyle ikinciliği kazandı. Apaşlar, daha önceki tutkuları olan batı beat müziği ile yeni tutkuları doğu müziğini sentezleyip Anadolu- beat tarzında çalışmalara girişti. “Emrah”la elde edilen büyük başarı, Resimdeki Gözyaşları ve Bu Son Olsun gibi hit’lerle devam etti.

Cem Karaca, 1969 yılında Apaşlar’dan ayrılarak Seyhan Karabay'la birlikte “Cem Karaca- Kardaşlar” topluluğunu kurdu. Cem Karaca- Kardaşlar, yayınladıkları ilk 45'likleri “Dadaloğlu” ile listelerde iyi bir sıraya yerleşti. 1972'de bu gruptan ayrıldı ve Moğollar'a geçti. Namus Belası, Gel Gel, Obur Dünya gibi hit parçalarla büyük başarılara imza attı. Cahit Berkay'ın Moğollar'a uluslararası bir kimlik kazandırmak için Fransa'ya gitmesiyle, Cem Taner Öngür'le birlikte gruptan ayrılarak “Cem Karaca- Dervişan”ı kurdu. Progressive rock yapan bu grubun kilit isimleri ise Cem Karaca ve Uğur Dikmen'di.

Cem Karaca, toplama olmayan ilk LP’si “Yoksulluk Kader Olamaz”I Dervişan ile birlikte çıkardı. Dervişan'ın dağılmasından sonra ise Cem Karaca 70'lerdeki son grubu olan “Edirdahan”ı kurdu. “Cem Karaca- Edirhan”ın yaptığı “Safinaz” isimli Long Play (LP), Barış Manço’nun 1975 yılında çıkardığı “2023” ile birlikte Türkiye'nin sayılı senfonik rock albümleri arasında yer aldı. 1979 yılında Almanya'ya gitti ve 12 Eylül 1980 sonrası Türk vatandaşlığından çıkartıldı. Yaklaşık 8,5 yıl Almanya'da yaşadıktan sonra 27 Haziran 1987 akşamı Türkiye'ye geri döndü ve yeniden Türk vatandaşlığına alındı. Bu dönemde eski arkadaşları tarafnından döneklikle suçlanan Karaca, bu suçlamalara kulak asmadan, yeni dünya görüşünü ortayan koyan eserler yapmaya başladı. Özellikle din konusunda değişen görüşleri çok tartışılmış, Fethullah Gülen'le çekilmiş fotoğrafından dolayı da eleştirilmişti.

Sanatçı Cem Karaca, solunum ve kalp yetmezliği nedeniyle 8 Şubat 2004 günü 59 yaşında hayatını kaybetti. Karaca, Üsküdar Seyit Ahmet Yesevi Camii’nde kılınan namazın ardından Karaca Ahmet Mezarlığı’nda toprağa verildi.
(video: www.youtube.com, biyografi: www.kimkimdir.gen.tr)

3 Haziran 2007 Pazar

Kuaförde bi'şey mi unuttum??

Bugün 3 Haziran 2007.. Çok sevdiğim saçlarımı bugün kırptırdım! Ya ne bileyim canım sıkıldı; okula ara verilmiş, sebepli-sebepsiz sorunlar, sıkıntılar, vs.. İnsan bi değişiklik arıyor sanırım; ben uzun zaman sora ilk defa bu kadar sıkıldım galiba; çünkü ne kadar sıkılırsam sıkılayım değişiklik ihtiyacı hissetmezdim eskiden.. Hele ki böyle köklü bir değişiklik.. Ama hiç pişman değilim aksine biraz mutlu bile etti.. :) (gerçi daha 40 dk oldu; belki de pişman olurum bazı zamanlar; o "bazı zamanlar" dediim de head-bang yaptıım zamanlar olacak eminim! :f ).. Kuaförden çıktığımda şöyle bir arkaya baktım; "La ben kuaförde bi'şey mi unuttum?!" dedim Kadir'e (lafbastipilavi), bir an için orda bir bavul-çanta bir şey unutmuş gibi oldum asidkasikdasifj. Şimdi de şu yukarıdaki eski halimi bi yana bırakıp yeni halime alışmam lazım, yeni gelişmelere alışmak önemli bir fucktore! :f


28 Mayıs 2007 Pazartesi

20 Mayıs 2007 Pazar

Roger FEDERER vs. Rafael NADAL!

















20 mayıs 2007.. Bugün tenisin (erkeklerde) 1 ve 2 numarası Hamburg'ta karşı karşıya geldiler.. İsviçreli Roger Federer ve İspanyol Rafael Nadal..

Teniste yıllarca, Wimbledon finallerinde Serena - Venüs Williams kardeşleri izlemekten sıkılsam da (her seferinde kupa aynı yere gidio yahu; bu yıl hangisi eve dönünce yemek masasında el-kol hareketi yapacak die düşünmeden edemiyor insan :p), çok uzun yıllar Andrei Agassi'yi izlemek harikaydı, hala da öyle; gerçekten büyük yetenek! Tabi yıllar geçti isimler değişti, yeni yetenekler peyda oldu..

Son zamanlarda oyununu beğendiğim isim Rafael Nadal'dı.. Ve onu R. Federer'den çok daha fazla beğenmemin sebepleri arasında sanırım ondan çok daha fazla mücadeleci olması! Çok koşuyor; bu sayede -bugün de kortta gördük ki- onun bu dinamizmi sayesinde rakip sık sık hataya düşebiliyor. Hatta bugünkü maçta setlerde 1-1'e gelindikten sonra Federer 3. sette 3-0'a ulaştıktan sonra ilk iki setteki disiplinini, zihni direncini koruyabilseydi bence bu maçı alırdı, o kadar dinamik, hırslı ve mücadeleci..


Nadal ve Federer, bugün 'neden orada olduklarını' çok ama çok iyi bir şekilde gösterdiler.. Neredeyse her sayı ayrı bir görsel şölendi! Nefes kesen bu, rus ruletini andıran seyrine doyulmaz maçın sonunda gülen taraf -malesef- Roger FEDERER oldu. Neden maalesef? Çünkü benim favorim Rafael NADAL'dı! Aslında tecrübesiyle bu maçta %51 Federer geçiyordu herkesin içinden, doğrudur ama ne billiim ben onu desteklemiyorum.. Bilmiyorum, belki de Federer, Nadal'dan daha ünlü ve "alışıldık" geliyor.. Sonuçta R. Nadal da toprak kortta tam 81 maçtır yenilmiyordu! Üst üste 81 maç!! Ve bunların 5'ini Federer'e karşı kazanmıştı.. Ama bugün maalesef Federer bu şanssızlığını yendi ve Nadal'ın karşısında 2-6 (N), 6-2 (F) ve 6-0 (F)'lık setlerle maçı kazanan isim oldu. Yine de SOL kolu hiç yorulmayan Roger NADAL'ı kutluyorum, Federer'e kortu dar etti ama son sette çok geriye düştü, maçı kaybetti ve Masters Series Hamburg şampiyonu R. Federer oldu. Son olarak maç boyunca Nadal'ı, taraftarlarını ve tabii beni deli eden Merkez Kort'un o filesinin ta ....! Ohh rahatladım! :p

1 Mayıs 2007 Salı

1 Mayıs! (Halkın Muhtırayı Verdiği Gün!)

Sanayi devrimi ile birlikte üretimde makine ve işçi kullanımı arttı. Kapitalist devrimlerle birlikte üretimde asıl rol işçi sınıfının oldu. Bu yıllarda işçi sınıfı ekonomik, sosyal ve siyasal haklardan mahrum durumdaydı. Günde 14-16 saat çalışıyor ve ancak karnını doyurmaya yetecek kadar bir ücret alıyordu. Seçme ve seçilme hakkından yoksundu. Sendikal birlikler kurmaları yasaklanıyor, gösteri ve eylemlerine izin verilmiyordu. Haftalık ve yıllık izinleri, hastalık ve kaza sigortaları vb. hiçbir hakları yoktu. Kısacası hiçbir insani haktan yararlanamıyorlardı.

Zamanla işçi sınıfı yaşadıklarından öğrendi, öğrendiklerinden dersler çıkardı. Kapitalizmi tanıdı. Makinaları kırmaktan vazgeçip, sendikalar kurmaya başladı. Kadını ve erkeğiyle birlikte, tek bir sınıf gibi davranmaya başladı. İşçiler birlikte davranmaya başlayınca kendilerine olan güvenleri arttı, güçleri arttı. Ekonomik ve siyasi durumlarını iyileştirmek için burjuvaziye karşı mücadele etmeye başladılar.

1 Mayıs ne zaman ortaya çıktı ve anlamı nedir?

İlk 1 Mayıs düşüncesi 1856 yılında Avustralyalı işçilerden ortaya çıktı. Avustralyalı işçiler 8 saatlik işgünü için toplantılar, eğlenceler ve gösteriler düzenlediler.
1866 yılında Uluslararası İşçi Birliği (I. Enternasyonal) dünya işçilerine 8 saatlik işgünü için mücadele çağrısı yaptı. 1886 yılının 1 Mayıs'ında Amerikanın her yerinde işçiler grevler, mitingler ve eylemler düzenlediler. 8 saatlik işgünü talebinde bulundular. Chicago’da 200 bin işçi iş bıraktı. 8 saatlik işgünü için birleştiler. Burjuvazi gösteriyi bomba atarak sabote etmeye çalıştı. Ardından 4 işçi önderini idam etti. Binlerce işçiyi işten attı, yüzlercesini kara listelere aldı.
Uluslararası İşçi Kongresi (II. Enternasyonal) 1889 yılında Fransız bir işçi temsilcisinin önerisiyle 1 Mayıs’ı işçi sınıfının uluslararası birlik, mücadele ve dayanışma günü olarak ilan etti.

Bugün eğer gerçek alın teri döken insanlar gün içerisinde 14-16 saat yerine 8 saat çalışıp, sosyal haklara (seçme-seçilme hakkı, sağlık hakkı, haftalık-yıllık izin hakkı, sigorta hakkı) sahipseler, bunda 1 Mayıs'ın ve bunu yaratan "Bilinçli İşçi Birliği'nin" önemi çok büyüktür..

1 Mayıs ve Provakatör Zihniyet

Maalesef her yıl, 1 Mayıs İşçi Bayramı'nı, bu birlik ve beraberlik bayramını, insanların haklarını aradığı (daha doğrusu haklarına ulaşmak için seslerini yükselttikleri, az'a tama etmedikleri) bu önemli günü provake etmek isteyen, illegal örgütler, toplumun menfaatini değil bölücülüğü amaçlayan "pislik" insanlar peyda oluyor.. Bunlara karşı hassasiyet gösterilirken bazen polisin ve idari makamların duyarlılığı gerçek 1 Mayıs'çıları kısıtladığını, ayrımın yapılamadığı görülmektedir..

Örneğin bugün (01/05/2007), en son 34 kişinin hayatını kaybettiği 1 Mayıs 1977’de Taksim Meydanı'na inen DİSK bu sene 30 yıl aradan sonra Taksim'de gösteri yapmaya karar verdi.. Ve bugün Taksim'de yukarıda belirttiğim ayrımı yapamayan "bilinçsiz - acemi" polis teşkilatı, önüne kim gelirse gelsin elinde göz yaşartıcı bomba meydana saldırdı! Elinde hortuma benzer bir şeylerle yüzlerce "gaz maskesi takmış" polis, önüne kim gelirse göz yaşartıcı spreyi o insanların (abartmıyorum haberlerde gözlerimle gördüm) tam olarak gözünün içine sıkıyorlardı! Ayrımı yapın! Bilinçlenin artık! En son geçen sene 8 Mart Dünya Kadınlar Günü'nde, Beyazıt Meydanı'nda gösteri yapan kadınlara aynı uygulamayı yapan polis uyarılmıştı; çünkü bu uygulamada insanlar kör kalabilirlerdi! Ancak uyarılara kulak asılmadı ve yine aynı hata yapılmaya devam edildi.. Ne diyeyim?!: anlamanız için birilerini kör mü etmeniz lazım anlamadım ki!!!
Unutulmamalıdır ki; Türk halkı ve işçisi bilincini yitirme gibi bir duruma düşmeyecektir! Her zaman hak aranacak ve mutlaka gerçek sahiplerine iade edilecektir; kimsenin pis cebi dolar dolmayacaktır!!

23 Nisan 2007 Pazartesi

faşist olmanın şartları

1- karşındakini dinlemeyeceksin (onun düşüncesinden sana ne)
2- kaba kuvvet kullanmaktan hiçbir zaman kaçınmayacaksın (çünkü beynin yetmediği yerde kuvvet kullanımı meşrudur di mi amaa)
3- bütün solcular kötüdür, rezildir, hepsi öldürülmelidir (vatanını insanını sevmiş sana ne, kes gitsin ibn leri)
.
.
.
.
.
.
.
120- yukarıdaki hususların tümüne uyacaksın (saçma-maçma sana ne! ne diosak o!).

5 Nisan 2007 Perşembe

Zihni Sorunlar!

Bu ülke çok garip bi yer! İnsanları düşünceleri yüzünden birbiriyle kavga etmekten alıkoyulabilse, bazı kişiler o makam senin bu makam benim deyip binlerce ytl kazanma derdine düşmesindense herkes kendi bildiği işi yapsa, kendi iç kavgalarımızı dindirip ekonomimizi ve dünya denen coğrafyadaki yerimizde daha refah içinde yaşayabilsek, kısacası o saçını kes, şu sakalını kes, şu kitabı okuma, bu partiyi tutma, vs. gibi boş cümleler kurulmasa, faşist düşünceleri toprağın altına gömebilsek, bir solcunun bir faşistten daha çok ülkesine ve toplumuna bağlı olabileceği gerçeğini kabullenebilsek, birlik ve dayanışma varken "zihni sorunlar" yaşamasa bazı insanlar(!) bugün toplum olarak çok daha ileride ve "mutlu" olurduk!

Asıl anlaşılması gereken iş şudur! Batı toplumları neden gelişiyor biliyor musunuz? Çünkü onlar bizdeki "hata"ya düşmüyor! Bizdeki anlayış(!) nedir? : "Her şey devletin bekası içindir!".. HAYIR DEĞİLDİR!!! Olması gereken devletin millet, toplum için yaptıklarıdır! Elbette devletin bekası önemlidir ancak "devlet"in neden kurulduğu da unutulmamalıdır! Devletin ilk kuruluş amacı (polis devleti - yunanistan) toplumun güvenliğini sağlamak ve devlet (polis) üyelerinin çıkarını gözetmekti.. Bugünse maalesef toplumumuzda çoğu vatandaşımız "devletimiz varolsun da ...." anlayışı hakimdir.. Oysa "devletimiz varolsun ama bizim de çıkarımız gözetilsin, bıktık artan vergi zamlarından, hayata yapılan devasa zamlardan, şu-bu ülkenin dışlamasından - ya da müttefik görünüp kullanılmaktan, vs." denilmeliydi.. Ama bireyin önemi, daha doğrusu milletin devlet için değil, devletin millet için varolduğu kavranılmalıydı!!

Geçen Zonguldak'ta solcu bir grup "Filistin'e yapılan zulmün durdurulması" için imza kampanyası başlatmış ve stand açmış.. Bir grup fikri yeteneği olmayan, buna sahip olmadığı için de kaba kuvvete başvuran taşkafalı, "PKK'lılar var, koşun millet!", "Elin cepte seyretme!" gibi sloganlar atarak gruba faşist saldırıda bulunmuş.. İşte memleketimin hali!!! Ezilen bir halkın acısına ortak olan sol gruba saldıran, neden saldırdığını bile umursamadan belki de bunu da yapan o "boş" insan grubunu, tv.sinde "ülkücülerden meydan dayağı" başlığıyla veren medyanın varlığı, bu insanlar.. Yazık, çok yazık! Neyin ne olduğunu bilmeden, dogma düşünceler besleyen düşünmekten aciz insanların varlığı bu ülkeye yakışmıyor! Bir düşünün, haksız mıyım?!

4 Nisan 2007 Çarşamba

Death - Crystal Mountain (live)

Bugün çok ama çok sağlam bir Death klibini (parçasını) paylaşmanın sevincindeim; keşke demeyi peq sevmem ama keşke Chuck ölmesiydi de bu "sağlam" yapı, grup dağılmasaydı! [Gerçi grup elemanlarının yeniden birleştiği söyleniyor; pek araştırmadım ama Chuck'tan sonra nasıl olacak bilmiorum.. Bekleyelim ve görelim.. :)]

1 Nisan 2007 Pazar

Nisan 1!!

1 Nisan'ın ortaya çıkışı konusunda çeşitli varsayımlar mevcut. İlk olarak eski Romalıların Hilarya, Hintlilerin ise Huli Festivali'nde görülen şakaların 1564'te Fransa'da yapılan takvim düzenlemesiyle gelenek haline geldiği sanılıyor.
Fransa'da 1564 yılında takvimde yapılan reformla yılbaşı 1 Nisan'dan 1 Ocak'a alındı. Bu arada, 1 Nisanı sene başı olarak kabul etmeye devam edenlerle alay etmek amacıyla yapılan şakalar, bir süre sonra gelenek haline geldi. 1 Nisanı yılbaşı kabul edenlere ise ''Nisan Balığı'' adı verildi.
Fransa'dan sonra diğer ülkelere de geçen bu gelenek, 18. yüzyılda İngiltere ve İskoçya'ya da yayıldı, oradan da Amerika'ya taşındı. Amerikalılar bu günü 28 Aralık'ta kutluyor.

Biraz bilgi egzersizi yaptıktan sonra benim bugüne yorumum ne di mi??! Şinciq o konuda yardırayım biraz: 1 Nisan'ın varlığı önemli; şakaların vasfı (yaratıcı mı, kırıcı mı?), bu şakaları yapanların karşısındakine ne denli duyarlı olduğunun bi' göstergesi bir bakıma.. El şakası, ayak şakası, eşşek şakası gibi şaka türlerinin yanında karşısındakine düştüğü salak durumu unutturacak kadar, onu da gülmekten yaracak kadar sağlam ve etik şakaların varlığı önemli di mi yahu! :)

1 Nisan'da acı olan tek şey, haber programlarının bir gün önceden bangır bangır "Yarın 1 Nisan millet! Aman haa!! Take Care yahu!!" diye çığırtkanlık yapmasıdır.. Ulan madem gülüp eğlenicez bırak da bunu yaşayalım di mi dingil! :) İşte bu yüzden maalesef her sene dileriz ki şaka yapılacaklar listemizdeki insanlar bir gün önceki haber programında trafiğe takılmış olsun! :D Sabahın erken saatinde okunan gazeteyi, dün gece yayınlanan tv haberlerini atlatıp -etik- şaka yapabildiyseniz ne mutlu size!! :) :)

18 Mart 2007 Pazar

vize haftası ve eğitim..

Ahh şu sınavlar.. Bizi sınamanın ve kişilik problemi çeken kompleksli birçok öğretim görevlisi tarafından hakkettiğimizin altında not almamızın yolları değil mi onlar?!.. Eğitim seviyesinin düşüklüğünü okulunuzdaki iki farklı hocayı izleyerek gözlemleyebilirsiniz.. Az sayıdaki kıymetli hocamız, dersleri bizim birikim sağlamamızın yolunu açacak şekilde "gündemdeki olaylar" üzerinden örneklendirmeler yaparak öğretirken; diğer çok sayıdaki kompleksli öğretim görevlisi dersleri bizlere akademik değerde bilgi vermek için değil "işimi yapıp ay sonu bin ytl'imi alayım" bilinciyle giriyor sınıflara.. En azından bize gerçekten bir şeyler katmak isteyen hocalarımızı görüp, ruhunu kaybetmiş - "eğitim" amacını yitirmiş - yaz okuluna öğrenci bırakayım da dersime çok öğrenci (yüzlerce ytl) gelsin de cebimiz biraz para görsün caaanım" (!) diyen insanlar yüzünden eğitimden soğuyanlar kafilesine katılmıyoruz.. Ama gün gelir bu bilinç de yıkılır; işini ciddiye alan, kendini ve öğrencilerini her gün geliştirmeyi amaçlayan hocalar da peyda olur!

11 Mart 2007 Pazar

fuck ur mum hacker!

Ortalama olarak yandakine benzer tipte bi pezevenk wjames_6@hotmail.com msn'imi (hotmailimi) şahsımdan araklamıştır.. Gerekli bir kaç yere bununla ilgilenmesi için ricada bulundum; geri alana kadar sizlere ulaştırdığım yeni msn'imi kullanacağım.. Eski e-postamı ele geçirebilirsem siz dostlarıma haber uçurucam canlarım.. Görüşmek üzere! =/ :)

4 Mart 2007 Pazar

Politika mı?! O da ne??

Bu memlekette, futbol, kadın programları ve özellikle magazine verilen önem aynı heves ve tutkuyla, iç ve dış politikaya verilseydi; inanın hem millet olarak hem de devlet olarak bugün apayrı bir yerde olurduk! "Derin müttefik" sandığımız ABD tarafından maşa niyetine kullanılmaz, Avrupa'nın kapısını bunca yıl aşındırmamıza rağmen sürekli "ertelenmezdik"!(Türkiye, AB'ye ilk müracaatını 1959'da yapmıştı.).

Oysa Türkiye, içinde Amerika Birleşik Devletleri'nin de bulunduğu ve "Avrupa'nın güvenliği" için kurulan NATO'nun çok güçlü bir üyesidir. Avrupa'da gerçekleştirilen hemen bütün uluslararası organizasyonlara yer almaktadır.. (Örnek: UEFA Cup, Eurovision, her iki yılda bir yapılan ve seneye de Avrupa Futbol Şampiyonası-Euro 2008 adını alacak olan, ülkelerin "milli" takımlarının katıldığı futbol turnuvası, vs.). Ama bu katılımlara ve Avrupa'da toprağı bulunmasına rağmen Türkiye, AB içinde çoğu ülke için Avrupalı görülmüyor ve hep "ertelenen" oluyor.

Gerçi bana sorarsanız Doğu'da Japonya, Rusya ve özellikle ABD'nin potansiyel bir güç olarak çekindiği Çin ile oluşturulacak bir "birlik", AB'den çok daha değerli bir seçenektir. Ama biz hala onun-bunun kapısını aşındıryoruz boş yere ve yaklaşık yarım yüzyıldır! Tabi ki yukarıda saydığım koşullar değişik olsaydı, apolitik bir nesil(gençlik) olunmasaydı bu gerçekler görülebilirdi. Yani arayış içinde değil, aranılan olurduk! Peki neden devletler, Türkiye'yi sadece yanında tutup içlerine almıyorlar? Çünkü Türkiye tam anlamıyla demokratik değil; çünkü Türkiye yüzbinlerce evladını katleden PKK ile mücadelede bile ABD'li koordinatörlerle işbirliği yapacak kadar dışa bağımlı!

Evet, Türkiye'de demokrasi yok, peki neden? Bugünkü tablonun mimarları, T.C. Başbakanı'nı bile asmış (Adnan Menderes-27 mayıs 1960 darbesi), 70'lerde yükselen kardeş kavgasının üst seviyeye ulaşmasını bekleyip bu aşamada devreye girerek onlarca solcuyu ipe götüren; hatta asabilmek için yaşı tutmayan birinin yaşını mahkeme kararıyla büyüten bir darbeci zihniyetin piyonlarıdır! (Erdal Eren, 17 yaşındaydı; mahkeme kararı ile 18 yaşında gösterilip asıldı.). Kitaplar yakılarak, insanlar asılarak bir nesil politikadan-siyasetten uzaklaştırıldı; eskiden her sokak köşesinde üç beş genç birlikte oturduğunda Türkiye ve dünyadaki gelişmeler üzerine sohbet ederken şimdi onların oğulları iddaa oynayıp kolay yoldan para kazanmaya çalışan, "üretmeyen" bir neslin bireyleri oldular.. "Futbol, magazin.." diye diye her günü aynı, haftanın yedi günü her akşam farklı bir dizinin müdavimi olan bir nesil..
Geçenlerde bir arkadaşla oturduk sohbet ediyoruz.. Çocuk, kız arkadaşına dönüp diyor ki: "hayatım, aslında biraz para olacak hemen döviz alacaksın, dolar yakında yükselir!". Şu tabloya bakar mısınız?! Ne kadar sığ düşündüğünü görebiliyor musunuz?! Düşüşe geçen dolar ya da diğer döviz birimine yatırım yapmak, dövize yönelmek neyi getirir?: onun değerinin yükselmesini; çünkü ona olan talep artacaktır.. Ve unutulmamalıdır ki bizim ekonomimiz maalesef "dövize bağımlı"/"dövizdeki gelişmelere bağımlı" bir ekonomidir.. Dövizin değeri fırladığında bizim paramız ve dolayısıyla ekonomimiz değer kaybedecektir! Çocuğa bunları anlattım ve hiçbir şey söyleyemedi; çünkü gerçeği gördü.. Ve bunu bir üniversite öğrencisi yapıyor, sokaktaki adam ne yapsın?! İşte bu şekilde ekonomi geriliyor, istihdam sağlanamıyor, dolayısıyla ülkemiz gelişemiyor! Dışa bağımlılık artıyor ve "güçlü" olunamıyor!

İşte bunların hepsi, halkın iç ve dış politikayı, ekonomi politikasını tanımaması, bilmemesi; bizi kimlerin yönetmesi gerektiğini bilmemesi, kime oy vermesi gerektiği duygusallıktan arınıp mantıkla seçememesi, bunu sonucunda da kadrolaşmaların yaşanması, belli zümrenin kazandığı, çoğumuzun kaybederek yaşadığı bir hayatın olması sonucunu doğurmaktadır!

Ufkumuzu geniş tutalım, sığ düşünmeyelim, günü kaçırmadığımız gibi geleceği de -satranç tahtasındaki hamleler gibi- adım adım hesaplayarak yaşayalım! Apolitik olmayalım! Söz dinleyen değil, söz sahibi olalım!!
hepinize iyi bir hafta diliyorum.

1 Mart 2007 Perşembe

BLog yaSta!

Ewet.. Dün gece - daha doğrusu gece yarısından sonra- 00:50 sularında 1.5 yıldır her sabah "günaydın" dediğim, İstanbul'dan Sakarya'ya - Sakarya'dan İstanbul'a giderken bile yanımdan ayırmadığım, çok sevdiğim beta cinsi balığım Ernesto yapılan tüm tıbbi müdahalelere rağmen kurtarılamayarak hayatını kaybetmiştir.. Çok ama çok büyük bir kayıptır! Canım oğlum son günlerde bayaa durgundu ve bu gidişin hayra alamet olmadığını sezmiştim.. :/ Artık çalışma masamda fanusuna, evine parmağımı her tıklatığımda daha süratli yüzen oğlum Ernesto, yok.. Onun, ismini aldığı Ernesto Che Guevara gibi ne yaşadığı hayatı diğerleriyle aynıydı; ne de ölümü.. Normalde balıklar öldükten sonra suyun yüzeyine çıkar ve yan döner.. Oysa Ernesto'nun cansız bedeni suyun dibinde kalıverdi.. Öyle ya devrim savunucularının kendileri gibi isimlerini alan diğer canlılar da onların bu yüce özelliklerini benliklerinde hissediyor olmalılar.. Doğan eninde sonunda ölür! Ama Ernesto'nun gidişi çok kötü oldu, çok..

28 Şubat 2007 Çarşamba

who's pınar?

Pınar.. :) Bu güzel insan benim çok sevdiğim 6 yıllık kardeşim, sırdaşım, en sadık dostum ve kaybedilmeyesi önemli bir kişiliktir.. Her şeyi vardır ama bi' türlü "beyaz eşekli prensini" bulamamıştır! :) Kendileri benim gibin 2003 ÖSS'ye el kol hareketi yaparak Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi - Turizm İşletmeciliği bölümünü kazandı ve bu sene son sınıfta diploma savaşı vermektedir.. Umarım bitirir de bu 'öğrencilik' denen illetten bari o kurtulsun sevgili okurlarım.. :F / 2001 yılının bi' sonbahar günü derhanenin kütüphanesinde bir başka dost insan kadir'le ders çalışıcaz die geiik yaparken tanışmıştık onla.. İyi ki tanışmışız yahu; böyle bir dostun herkesin hayatında olması gerekli, insanın zor zamanlarında yanında olan sadık bir dost gibi yoktur öyle dii miiii canım!! :D Gerçekten de yokluğuna "büyük kayıp" diyebileceğim parmak sayısı kadar az insanlardandır.. Öte yandan bu tatlı insanı kim görse arkadaş geiine yakınlaşmaya çalışıp avucunu yaladı her seferinde; benim böle bi yamuq yapmamam bu sağlam dostluğa baya bi' katkı sağladığı düşüncesindeim, ehuehuehue.. :w Bi' önceki yazımda qubie'ye yer ayırmıştım; bugün de pınar vardı soldansay'ın mekanında.. Gündeme ve önemli konulara olduğu kadar göze batan sağlam insanlara dair cümlelere de rastlamanız olasıdır.. :)

27 Şubat 2007 Salı

who's qubie?


Bu gördüüünüz ziqiq benim 3 yılımı yemiş bitirmiş ama Sakarya'da bana en yakın ve en sevdiim adamdır kendileri.. Bi' gün geldi baa dedi "olm lan gel yarın sabaa erkenden kalkalım bi Eskişehir yapalım a.q" , dedim "olm sıyırdın mı la; n'apcas orda?!".. Nese bu ibne insan modeli gine qandırdı beni.. Ama hakikaten hayatımda geçirdiim en güzel günlerden biriydi desem sanırım abartmış olmam.. Çünkü qubie'yle seyahat çok ama çok qomiktir :F La sabah kalktık, yanımıza video qamerayı da alıp çıktık evden, başladıq terminale dooru yürümee.. Terminale gitmeden tren garının orda simit mimit bişiiler aldıq, sonra da terminale gidip ilk Eskişehir otobüsüne binip 3.5-4 saatliq bi yoluculuun ardından Eskişehir'e vardıq.. Gittiimizde qubie'nin arkadasları bizi karşıladı; kötünün iyisi- iyinin kötüsü bi' gün geçirip yine aynı şeqilde nerden geldiimizi unutmayaraq Ada'ya döndüq.. Bundan bi' kaç ay sora bu dingil gine bi' derste (sanırım milletlerarası hukuk dersindeydi) kitaba yazı yazdı.. A.Q. yazdıına bahkın: "la var mısın yarın taşaaana bi Taxim yapalım?!".. Abi Sakarya'dayız yine haa, dingil dio qi bi' günlüüüne gidip gelelim.. Ben önce yok mok desem de bu yine ağına düşürdü beni(!) :f O gün de Taxim'de bayaa eğlendiq ve Gay-e de ordaydı felaket şamata döndü doorusunu söylemeq gereqirse.. Soora yine bi aksam saati döndüq trenle eve.. Bunlar Sakarya'dayken geçirdiim en güzel günler sıralamasında sanırım bayaa bi üst sıralarda yer alacaktır.. Ama şimdi düşünüyoruz da 3 senedir okuyoruz ama bazen kendimizi boş bir levha olarak gördüüümüz günler de oluyor.. Sanki hiçbir şey okumamışız; okul bittiiinde bi' hayatımız olmayacaq.. Way amüniim.. / Aaa sölemeyi unuttum; bu ibne şinciq aşık da oldu bilio musunuz onun için aşq meşq işleri boştu teq amacı müziq eğlence ve tak-tuktu :F..ama yıllar soora sevgili pek muhterem epruu dostumuza abayı yaqtı qendileri :) Hoş oldu, ii oldu, adam oldu :)) Nese galiba ibnenin baya bi kirli çamaşırını döqtüm ortalıııa ebru benden daa fazla bilgi istemeden bu entry'i bitirmenin wakti geldi sanırım :F Çaw dostlarım.. :D


(deepnote: yazım türü biraz farklı oldu kusura bakmayın; bu ziqiqle böle yazışırız da diğer entry'lerden bi farkı olsun istedim :w)

25 Şubat 2007 Pazar

özgürlüğün ülkesi

Hayat Charlie Chaplin filmleri gibi.. Hareketli ama ne rengi var ne de sohbetine doyulan insan sesi.. Komik ve boş! Bazen keşke boş bir ömür yaşayacağımıza, kelebek misali özgür ve dopdolu tek bir gün yaşayabilseydik.. Özgür değil miyiz? Hayır, değiliz! Özgürlük illa dört duvar arasında olmamak, demir parmaklıklar ardında olmamak ya da bir savaş esiri olmamak değildir! Devletler için de bireyler için de en büyük özgürlük, en büyük kazanım ve refah, "ekonomik özgürlük"tür! Çoğu zaman elde edemediklerimize hayıflanırız, bu yüzden de elimizdekilerin değeri de düşer zihnimizde.. Zengin bir babanın boş gezen oğlu olmaktansa; köylü bir babanın üreten oğlu olmaktır idealist insanın seçeceği yol.. Ancak dünyayı her geçen gün biraz daha etkisi altına alan, savaşların sebebi, milyon insanın ölüm nedeni "kapitalizm" gerçeği insanın olmak istediği pek çok şeyi sekteye uğratmakta ve eşitsizliğin mimarı olmaktadır! Peki bu anlattıklarımın entry'nin başlığı ile alakası nedir? Şudur: Özgürlüğün Ülkesi yoktur, bir ütopya değil özlenen bir şeydir; özgür düşüncenin ve ekonomik refahın olduğu yegane yerdir! Gerçeklik, devrimdir! Silahla değil diplomatik sopayla adam olan toplumdadır! İçten içe meydana gelen, kimsenin canını yakmadan, bilinçle olan şeydir! Özlediğim şey, "Özgürlüğün Ülkesi"dir!!